Ülkü Ocakları Tartışma Forumları

Ülkü Ocakları

Yüzde yüz Türk olduğun gün,cihan senindir.

12 EYLÜL

 Ülkücülük Katagorisinde ve  Ülkücü Şehitler Forumunda Bulunan  12 EYLÜL Konusunu Görüntülemektesiniz.=>12 EYLÜL "Yaşanan bir efsanenin harcını mübarek kanlarıyla sulayan şehitlerimize rahmet, gazilerimize saygı ile..." "Türkiye’nin maruz kaldığı ideolojik nitelikteki ve ...


Go Back   Ülkü Ocakları Tartışma Forumları > Ülkücülük > Ülkücü Şehitler

Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla

 

Seçenekler Arama Stil
Alt 27.11.08, 09:55   #1
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
12 EYLÜL

12 EYLÜL

"Yaşanan bir efsanenin harcını mübarek kanlarıyla sulayan şehitlerimize rahmet, gazilerimize saygı ile..."

"Türkiye’nin maruz kaldığı ideolojik nitelikteki ve gayri nizami harp metodları ile yürütülen en büyük ihanet saldırısı karşısında, dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığını, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, insan haysiyetine uygun yegane rejim olan hukukun üstünlüğüne dayalı, hür demokratik rejimi savunma yolunda, hergün birkaç arkadaşımızı hakkın rahmetine tevdi ederek, şehit vererek, meşruiyetten kıl payı ayrılmaksızın siyasi bir mücadele verdik."
Başbuğ Türkeş
14 Ekim 1981 tarihli duruşma savunmasından


12 EYLÜL
GİRİŞ

Başbuğ ve Dava Arkadaşları, 12 Eylül Mahkemelerinde
12 EYLÜL 1980 İHTİLALİ
12 Eylül 1980 Askeri İhtilali'nin akabinde;
- "
Anayasal düzenin, Cumhuriyetçilik ve demokrasi prensiplerine aykırı olarak, devletin tek bir kişi tarafından yönetilmesi amacına yönelik değiştirilmesine zor yoluyla kalkışmak;

- "Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlandırarak toplu kıyıma yönlendirmek, toplu kıyıma neden olmak, bu cürümlere katılmak; TCK'nın 149. ve 146. maddelerinde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet oluşturmak" iddianamesi ile "MHP ve ÜLKÜCÜ KURULUŞLAR DAVASI" açılmış; Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar "Faşist Devlet Düzeni Kurmak İstiyorlar" diye suçlanmışlardır.
Hazırlanan bu iddianame ile Başbuğumuz da dahil, 220 Ülkücünün idamı istenmiştir...
Ankara, Çankırı, Kastamonu illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından 29 Nisan 1981 tarihinde 945 sayfalık bir iddianame ile "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası" başlamış, 5 yıl, 11 ay, 8 gün sürmüş, 7 Nisan 1987 tarihinde sonuçlanmıştır.
333 duruşmaya sahne olan "MHP ve MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası"n da 587 sanık yargılanmış, 220 ülkücünün idamı istenmiştir...
Başbuğ Türkeş mahkeme neticesi sonucunda 11 yıl, 1 ay, 10 gün hapis cezasına çarptırılmıştır.Yargılama süresi içinde kalbinden rahatsızlanan Başbuğ Türkeş, 29 Mayıs 1983 tarihinde Mevki Askeri Hastanesi'ne kaldırılmıştır. 4 yıl, 5 ay, 28 gün tutuklu kalan Başbuğ Türkeş, akabinde tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak 7 Nisan 1985 tarihinde tahliye edilmiştir.
"MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası" sonuçlandıktan sonra, AHMET KERSE, ALİ BÜLENT ORKAN, CENGİZ BAKTEMUR, CEVDET KARAKAŞ, FİKRİ ARIKAN, HALİL ESENDAĞ, İSMET ŞAHİN, MUSTAFA PEHLİVANOĞLU, SELÇUK DURACIK isimli Ülkücüler idam edilmişlerdir...
Ankara'da BEKİR BAĞ, Malatya'da AYDIN DEMİRKOL ve MEHMET KAZGAN isimli Ülkücüler, sorgulardaki ağır işkencelerden dolayı şehit düşmüşlerdir.. HÜSEYİN KARAMAHMUTOĞLU isimli ülküdaşımız da Mamak zindanlarında gördüğü işkenceden dolayı şehit düşmüştür...
Ve bugün bile halen 12 Eylül ihtilalinin vermiş olduğu kararlardan dolayı bazı Ülkücüler tutuklu bulunmaktadırlar...
12 Eylül, Ülkücü Hareket'in tarihi sürecinde unutulması mümkün olmayan bir dönüm noktasıdır. 12 Eylül öncesi ve sonrası üm şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyor, gazilerimize minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz...
Eylül'ler de ölmedik, Eylül'ler de doğduk. Maziyi bilerek atiye koşacağız...


12 EYLÜL

POSTALLAR EYLÜL'Ü GÖSTERİYOR... 12 EYLÜL'ÜN AYAK SESLERİ 1979'un sonlarında Türkiye'de ABD'nin senaryoları yavaş yavaş uygulanmaya başlanıyordu. Yani kara Eylül'ün ayak sesleri duyuluyordu. Uzun bir süredir devam eden terör, cinayetler, katliamlar, iç savaş tahrikçilerinin ortaya koymuş olduğu provokasyonlar, kitlesel çatışmalar adım adım hedefine ulaşmıştı. Toplumun terörize edilmesi, dehşet duygularının yayılması, geleceğin belirsizliği içinde ölüm korkusunun bütün halka yayılması artık geniş toplum kesimlerini bir askeri darbeyi kurtuluş görmeye sevk edecek düzeye ulaşmıştı.
Orgeneral Bedrettin Demirel, gazeteci Cüneyt Arcayürek ile yaptığı söyleşide bunu şöyle dile getiriyordu:
"Benim kanaatim, 1978'de en geç 1979'da müdahalenin yapılmasıydı, hergün cinayetler işleniyor, önlenemiyor, tırmanıyordu. Bu yargımı, sayın Evren'e, daha 1978'de, hele 1979'da açık seçik söyledim(...) Sayın Evren. bütün bu olumsuz durumu görüyordu, kabul ediyordu. Fakat bir ordu müdahalesi için "zamanın iyi seçilmesi" kanaatinde idi."(1)
Artık darbenin yapılacağı kesinleşmiş gibi bir şeydi. Sorun zamanlama sorunırydu yalrıızca. Darbeciler 13 Aralık 1979'da Selimiye'deki 1. Ordu Karargahında bir araya geldiler. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren kara, hava, deniz komııtanlarına hitaben "müdahaleden önce siyasilere bir imkan daha tanıyalım, belki toparlanrrlar, bir uyarı yollayalım" dedi. Bu görüş komutanlarca da kabııl gördü. Belli ki gerekli ihtilal ortamı darbecilere göre henüz tam olgunlaşmamıştı. Müdahaleden önce bir uyarı mektubu kaleme alınması gündeme geldi.
12 Eylül sonrası darbeci komutanlardan Bedrettin Demirel'in tarihe geçen şu sözü o günlerin bir işareti değil miydi?
"İhtilalin olgunlaşması için daha fazla kan dökülmesini bekledik."(2)
Bu toplantıda 12 Mart formülü gündeme geldi. Yani ordunun gayri resmi denetimi ardında bir partiler üstü hükümet çağrısında bulunma görüşüldü; fakat ordunun 1971-1973 deneyimi bu planı olası çekiciliğinden yoksun bıraktı. Sonunda Cumhurbaşkanı Korutürk'e siyasi liderleri düzeni sağlamada işbirliği yapmayı davet eden ve Evren ile kuvvet komutanlarının imzaladığı bir uyarı mektubu gönderilmesi kararlaştırıldı. Görünüşe göre generallerin istediği bir AP-CHP koalisyonuydu. Mektubun başarı şansı konusunda pek fazla umutlu görünmemiş olsalar da, en azından askeri müdahalenin son çare olarak geleceğini açık hale getirecekti. Sıkıyönetim komutanlarının yetkilerini arttıracak yeni yasal ve idari önlemler isteyen bir muhtırayla birlikte uyarı mektubu 27 Aralık 1979'da Evren tarafından Korutürk'e verildi.
Mektuba cevap olarak Korutürk, 1 Ocak 1980'de Evren ve kuvvet komutanIarını Çankaya'da bir toplantıya çağırdı. Korutürk, politikacıların önerileri dikkate almamaları halinde ne yapacaklarını generallere sordu. Evren, son çare olarak müdahale edip meclisi kapatmaya hazır oldukları yanıtını verdi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı bir darbenin sorunları daha da kötüleştireceğini düşündüğünü ve normal anayasal mekanizmalar içinde düzenin sağlanması gerektiğini açıkladı. Görev süresi Nisan 1980'de sona erecekti ve bir askeri darbeye onay vererek görevini bitiren bir Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmek istemiyordu. Generallerin mektubu 2 Ocak 1980'de millete duyuruldu. Yine de, Demirel'le görüşmesinde Korutürk bir darbe olasılığını ciddiye almadı ve böylece Başbakan'a böyle bir tehlikenin bulunmadığı ve kendi önlemleriyle krizin üstesinden gelebileceği izlenimini verdi.
Cumhurbaşkanı Korutürk generallerin kendisine verdiği mektubu yani muhtırayı 2 büyük siyasi partinin liderini yanına çağırarak bu mektubu kendilerine iletiyordu. Aslında bu muhtıra 12 Eylül'ün habercisiydi. Yani Eylül'ün ayak sesleri duyulmaya başlanıyordu. 4 Ocak 1980 günü İstanbul Ticaret Odası Başkanı Nuh Kuşçulu, basına verdiği demeçte burjuvazinin görüşünü şöyle seslendiriyordu. "Silahlı Kuvvetler düşüncemize tercüman oldu".
Muhtırayla birlikte yeni hükümet TÜSİAD'ın ve çıkar çevrelerinin doğrultusunda 24 Ocak kararlarını uygulamaya başladı. İMF'nin önermiş olduğu oranın üstünde % 49 develüasyon yapıldı. Petrole, demir çeliğe ve kağıda oldukça yüksek oranlarda zam yapıldı. Hükümetin aldığı bu kararlar yoksul halk kitleleri üzerinde büyük şok etkisi yaptı. 24 Ocak kararları ancak askeri faşist diktatörlüklerde uygulanabilecek türdendi. Ve bu kararların ileride 12 Eylül darhesiyle nasıl uygulanacağını cunta rejimi gösterecekti.
İMF'nin talimatları doğrultusunda uygulamaya konulan 24 Ocak kararlarının mimarı Demirel'in DPT müsteşarı Turgut Özal'dı. Alınan kararların ordu komuta kademelerine tanıtılmasında ve belirtilmesinde Turgut Özal'ın inisiyatifi belirleyiciydi. "Komutanların" 24 Ocak operasyonu hakkında bilgilendirilmesi gerektiği konusunda Demirel'i ikna eden Özal; 8 ve 30 Ocak'ta Genelkurmay'da generallere bu karar paketi hakkında bizzat brifing verdi. Topantılarda, "ekonominin düze çıkarılması" için toplumsal muhalefetin dizginlenmesi, hatta mevcut sendikal çerçevenin daraltılması gerektiği üzerinde; Özal'ın temsil ettiği İMF'ci/Friedmancı teknokrasi ile generaller arasındaki mutabakat pekişti: "Grev alanları ve grev mevzuatı mutlaka gözden geçirilmelidir. Grevler ve anarşi, yatırımları birlikte önlemektedir. Demokrasi bir başıbozukluk değil, disiplin rejimidir" (Özal); "Türkiye'yi bu toplu sözleşme düzeni batırmadığı takdirde hiçbir Şey batıramaz" (Oramiral Bülent Ulusu). Özal'ın verdiği brifinglerde sağlanan iletişim ve mutabakat, 24 Ocak çizgisinin ileride 12 Eylül rejimiyle bütünleşmesini hızlandırmış, kolaylaştırmıştı.
Ülkede ekonomik bunalım ve karışıklıklar sürerken, 1980 yılının Mart ayında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi. Meclis'teki turlarda Cumhurbaşkanı'nın seçilemeyeceği anlaşılıyordu. Mevcut siyasi buhranın en üst noktasını oluşturan bu olayla birlikte Türkiye, bir askeri müdahale sürecine girmiş bulunuyordu. Tabii bu arada Bab-ı Ali de durmuyordu. Tekelci sermaye ve askeri çevrelerle birlikte anayasa taslakları tartışılmaya başlanıyordu.
1980'e girerken Ortadoğu'da ilginç gelişmeler oluyordu. Sovyetler, Afganistan'ı işgal etmişti. ABD'nin Ortadoğu'daki ileri karakollarından biri olan İran'daki Şahlık rejimi de devrilmişti. ABD böylelikle en önemli müttefikini kaybediyordu. Ortadoğu'daki anti-Amerikancı politikalar Pentagon'u rahatsız ediyordu. Pentagon Ortadoğu'nun jeopolitik ve jeostratejik bakımdan en önemli ülkesi olan Türkiye'ye ayağını sağlam basmalıydı.
ABD-Türkiye ilişkileri demokratik ve sivil rejimde pek iyi gitmiyordu. Yani ABD açısından NATO'nun güney kanadındaki Kıbrıs ve Ege'deki meseleler yüzünden Yunanistan'la çıkan pürüz ve kriz, U-2 Casus uçaklarının Türkiye'de üstlendirilmesi için yoğunlaşan talepler, mevcut demokratik ortam içinde halledilemezdi. O günlerde ABD Türkiye'de sivil bir yönetim yerine askeri bir yönetim kurulması için çok ciddi temaslarda bulunuyordu. ABD dış politika uzmanı Brezinski, TUSİAD heyetiyle ve zamanın Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'le yaptığı görüşmelerde "Türkiye'de istikrarlı bir yönetim istiyoruz" diyordu. İstikrardan kastedilen ise 12 Eylül sonrasında Brezinski'nin yayınladığı anılarından anlaşılıyordu. Acaba Brezinski'nin yapmış olduğu temasların müdahale günlerinde gerçekleşmiş olması bir tesadüf müydü?
1980'de bunalımlı dönemde bir başka hadise daha gerçekleşiyordu. Fakat hiç kimse olayın farkında değildi. Olay Notam 714'ün kaldırılmasıydı. 6 Şubat'ta ABD'den gelen generaller ile Türk Genelkurmay Başkanlığı'nda yapılan toplantılardan sonra 23 Şubat'ta Notam 714'ün kaldırıldığı açıklandı. Zamanın hükümetinin bu konudan haberi bile yoktu. NATO'nun çift şapkalı komutanı General Rogers kendisine muhatap olarak hükümeti değil, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'i seçmişti. Genelkurmay bu konuda Dışişleri Bakanı'nı bile devre dışı bıraktı. Notam 714'ün kaldırılmasına en çok hükümet şaşırmıştı. Böylesine önemli bir konudan hükümetin haberi yoktu. Konunun önemi ve siyasi niteliği ileride görülecekti. ABD artık TC Hükümeti'ni değil Genelkurmay Başkanlığı'nı muhatap gördüğünü resmen ilan ediyordu.
(1) Arcayürek, Cüneyt, 12'Eylül'e Doğru Koşar Adım, Cilt: 9, Bilgi Yay. Ankara 1988, S. 269.
(2) Bizim Ocak Dergisi, Eylül 1987, Sayı: 42
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 09:56   #2
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE ANAYASA TARTIŞMALARI 1980 yılının Mart ayında Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündeme geldi. Görev süresi dolan Fahri Korutürk'ün ayrılmasıyla meclis yeni bir Cumhurbaşkanı seçecekti. Fakat meclis aritmetiğine göre hiçbir parti tek başına Cumhurbaşkanı'nı seçecek yeterli çoğunluğa sahip değildi. AP'nin gösterdiği aday 12 Mart döneminin komutanlarından Faik Türün, CHP'nin gösterdiği aday ise yine 12 Mart döneminin ünlü komutanlarından Muhsin Batur'du. Yani parlamenter demokrasimizin çıkarttığı aday 12 Mart'ın generalleriydi. Siyasi karmaşa gittikçe derinleşiyordu. Demirel ve Ecevit ortak bir aday üzerinde 1973'deki gibi anlaşamadılar. 5 ay boyunca mecliste 115 tur oylama yapıldı. Fakat hiçbir aday gerekli salt çoğunluğa ulaşamadı. Senato başkanı olarak İhsan Sabri Çağlayangil vekaleten Cumhurbaşkanlığı görevini yürütüyordu. Parlamentonun Cumhurbaşkanı'nı seçememesi, yönetimin bir türlü oturmayışı 12 Eylül'cülerin işlerini kolaylaştıracaktı.
Cumhurbaşkanlığı bunalımı sürerken egemen güçler ve darbeci çevrelerde Anayasa tartışmaları başlatıldı. Coşkun Kırca gibi vahşi kapitalizmin temsilcilerine hazırlatılan Anayasa taslakları ortalıkta dolaşıyordu. Ecevit ve Demirel'in kör döğüşü, devam eden siyasal şiddet darbe özlemcilerinin iştahını da kabartıyordu. Yani bunalımlar derinleştikçe çelişkiler artıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimi turları Anayasa değişikliği tartışmaları ve askeri darbe söylentileri arasında terör Türkiye sokaklarını kan gölüne çevirmeye devam ediyordu.

12 EYLÜL

YAŞANMIŞ TABLOLAR VE ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER ALAYI MHP bütün gücüyle meclis içinde ve kamuoyunda barış çağrıları yaparken iç savaş tahrikçilerine ve her türlü emperyalizmin yerli işbirlikçilerine karşı Türk Milletini birliğe, beraberliğe, kardeşliğe davet ederken kızıl namlular kan kusmaya devam ediyordu. 1979 yılının Kasım ayından Aralık sonuna kadar 104 ülkücü, komünist militanlar tarafından şehit edildi. Bunlardan bazıları MHP'nin üst düzey il ve ilçe başkanlarıydı.
20 Kasım 1979 tarihinde MHP Bakırköy İlçe Başkanı mühendis Mehmet Başak İstanbul'da, 3 Aralık 1979 tarihinde gazeteci-yazar Kemal Fedai Coşkuner İzmir'de, 5 Aralık 1979 tarihinde Kars İl Başkanı Av. Hüseyin Cahit Aküzüm, 24 Aralık 1979 tarihinde Ankara Ulus İlçe Başkanı Şahin Bingöl, 25 Aralık 1979 tarihinde Çankaya İlçe Başkanı Hamza Ungören ve 27 Aralık 1979 tarihinde MHP Gençlik Kollarından ve Ülküm adlı memur teşkilatımızın önde gelen isimlerinden Ercüment Yahnici Ankara'da kızıl terör yuvaları tarafından düzenlenen alçakça saldırıIar sonucunda şehit düştüler.

Ercüment Yahnici
Bakırköy İlçe Başkanı Mehmet Başak'ın şehit düşüşü Milliyetçi Hareketin hergün birçok şehit verdiği İstanbul'da parti çalışmalarından çok şehit cenazelerinin kaldırıldığı olağanüstü dönemin şartlarını gözler önüne koyması açısından enteresandır. Bakırköy ilçesi birçok defa baslcına uğrayan, bombalanan ve hergün birçok şehitler verdiğimiz ilçelerimizden biriydi.
İlçe Başkanımız ilçe başkanlığına seçilmeden evvel birçok defalar saldırıya uğramıştı. İlçe başkanı seçildikten sonra da birgün İstanbul MHP il divan toplantısında toplantıya iştirak eden Alparslan Türkeş'e hitaben şu sözleri söylemişti:
"Ben bu ilçenin üç yıl içindeki altıncı başkanıyım. Benden evvelkiler hep vuruldular, ben de bekleyeyim mi? Hükümetin, emniyetin hali malum. Biz kendinimizi korumayacak mıyız? Böyle koyun gibi boğazlanmayı beklemek benim dinime de, insanlığıma da sığmıyor... Ben kendi tedbirimi ilçemde alacağım...
Efendim, ilçemiz devamlı marksist militanların gözetimi altında. Sürekli tahrik ediliyoruz. Geceleri ortalık tenhalaşınca tarıyorlar. Buna karşılık ilçede silah bulundurmak zorundayız".
Türkeş ise kendisine,
"Ruhsat aldınız mı?" diye soruyordu. Başak ise cevaben;
"Evet aldım"
demişti. Ve Türkeş'e;
"Sayın Genel Başkanım bunlar çete halinde, bir tek tabanca ile bir kişi ne yapabilir",
Türkeş bu ise bu sözler üzerine,
"Oturun yerinize, başka şey kabul etmiyorum, kanun yolunda yürüyeceksiniz, başka söz istemiyorum" cevabını vermişti.(3)
Şehit Başak ile Türkeş arasında geçen bu konuşmanın ardından geçen 15 gün sonra Türkeş'in telefonu acı bir haberle çalacaktı. Telefondaki ses Bakırköy İlçe Başkanımızın yanındaki korumasıyla beraber şehit edildiğini söylüyordu. Türkeş acı haberi aldıktan sonra büyük bir üzüntüyle sarsılmıştı. Şehit Başak'la son İstanbul il divan toplantısında kendisine hitaben söylemiş olduğu sözler aklına gelmişti. Şehit Başak'ın ardından 3 Aralık'ta da İzmir'den kara bir haber daha gelecekti. Türk milliyetçiliği hareketinin önde gelen isimlerinden Fedai dergisinin sahibi MHP Antalya bölge müfettişi Kemal Fedai Coşkuner alışveriş yapmak için gittiği pazardan dönerken Agora semtinde komünist militanların silahlı saldırısı sonucu şehit düştü. Fedai dergisinin son yazısında sanki içini şehit olacağı hissi düşmüşcesine ülküdaşlarına hitaben şu sözleri söylüyordu:
"Belki bıı size son çağrımız da olabilir. Durumun ne olacağı bilinmez. Yarına sağ çıksak bile sizlere bir daha seslenmiş imkanı bulabilecek miyiz? Bulduracaklar mı?.."
Fedai Coşkuner'in daha acısı yüreklerde kor gibi dururken 14. Büyük Kurultay'da divan başkanlığını yapan Kars İ1 Başkanı avukat Hüseyin Cahit Aküzüm Ankara'nın Anafartalar semtindeki avukatlık bürosuna giderken DevSol militanları tarafından kurşunlanarak şehit edildi. Şehit Aküzüm Ankara'da başta Alpaslan Türkeş olmak üzere onbinlerce ülkücünün Maltepe camiinde düzenlenen cenaze törenini müteakiben Ankara Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Hüsevin Cahit Aküzüm'ün ardından Hergün gazetesinin 7 Aralık 1979 tarihli nüshasında Taha Akyol, "Hüseyin Cahit Aküzüm" adlı makalesinde şu satırları yazıyordu:
"Şehit Hüseyin Cahit Aküzüm'ü rahmetle ve derin bir teessürle anıyorum. Komünist ve bölücü cellatlar onu da şehit ettiler. İlk şehit olmadığı gibi, son şehit de değil!..
Her gün bir kaç milliyetçi katlediliyor. Başbakan Demirel'in Sıkıyönetim Koordinasyon toplantısından sonra, komünist terör, Demirel'e de Sıkıyönetim'e de meydan okuma cüretine sahip olduğunu ispat edercesine Hüseyin Cahit Aküzüm'ü şehit etti. Allah rahmet eylesin.
Sıkıyönetim istediği için, Ecevit'in Adalet Bakanı'nın savcıya yaptığı baskıyla mahkemeye verilen MHP'liler, Sıkıyönetim bölgelerinde komünist tedhişçiler tarafından katlediliyor!
Demirel, iktidara geçene kadar Sıkıyönetimin Ecevit tarafından çalıştırılmadığını, terörün bu yüzden tırmandığını söylüyordu! Biz de aynı kanaatteyiz. Ama, acaba Demirel şimdi tırmanan terörü nasıl izah edecek?
Olaylar hakkında zaman zaman açıklama yaparak, kamuoyunu aydınlatmak gibi medeni ve demokratik olan Sıkıyönetim Komutanları, acaba MHP'li katliamı hakkında ne düşünüyorlar, ne gibi tedbirler alıyorlar?
Merak ediyorum, bu terör neden tırmanarak devam ediyor? Sıkıyönetim Savcısı "iddianameli sosyalizm"le ortaya çıktığı için bu müessese caydırıcı mı olamıyor?
Sıkıyönetim'in elinde acaba bir "terörle mücadele" planı mı yok?
Bir "Nizami Harp" karşısında olmadığımıza göre, Türk Devleti'nin böyle olayları önleyecek hazırlığı mı yok?
Yoksa terör, Sıkıyönetim'in bile başedemeyeceği kadar güçlü mü?
Bu sorular, terörden bîzâr milyonlarca vatandaşın kafasındadır. Bu soruları cevaplandırıp, vatandaşı aydınlatmak herşeyden önce Başbakan'a, İçişleri Bakanı'na ve Sıkıyönetim'in Halkla İlişkiler Daireleri'ne düşer.
Terör, TRT'den okunun bildirileriyle ve her gün ölüm kusan namltılarıyla konuşuyor. Devletin dili mi ttıtuldu?
Dün 1500 MHP'li öldürüldü. MHP'liler devlet tarafından korunamadığı için "İhkak-ı Hak" refleksi belirdi. Ama, MHP Devlet'e güvendiği için, "İhkakı Hak"kı daima reddetti. Fakat terörü devlet bugüne kadar durduramadı işte... Hüseyin Cahit Aküzüm gibi, iman, ahlak, fazilet ve dürüstlük numunesi bir hukukçu da şehit edilmiş bulunuyor! Fiili tepkiye kapılmayalım, ama haykıralım.
Ey fazla konuşmayı, cübbelerle direnmeyi sevenler! Meslekdaşınız öldürüldü, neredesiniz?! Ey insanlıktan bahsedenler, ülkemizde katliam var neredesiniz. Ey hükümet olduğundan beri dili tutulan AP sen neredesin!
Ey Devlet, var mısın, yok musun?
Nerede inandığımız gücün kudreti?
Kars'tan CHP dışında bir partiden aday olmanın "cezası" ölüm müdür? Cevabı siz verin "devletli"ler ve hukukçular!
MHP'ye batırılan "çuvaldız" karşısında susanlar! "İğne"nin size dayandığının farkında mısınız?
Var mısınız, vok musunuz?
Birliğe Çağrı gazetesinin 18 Aralık 1979 tarihli 2. sayısında "Kanımız Aksa da Zafer İslâmın" başlıklı makalede Şehit Aküzüm'ün ardından şu anlamlı sözler yer alıyordu:

Aslen Azerbavcanlıydı.
İsmi Cahit'ti, ismi ile müsemmaydı...
Son seçimlerde Kars'tan senatör adayıydı. Milliyetçi olmanın, Milliyetçi Hareket Partili olmanın ve Milliyetçi Hareket Partisinden aday olmanın ve bilhassa, Kars'tan aday olmanın anlamını biliyordu.
"Ya iyi bir netice alırım, ya da cenazem gelir" diyor ve gülüyordu.
Kars'tan iyi bir netice aldı. Komünist sapıkların kurtarılmış saydıkları Kars'ta bir milletvekili çıkarmağa yetecek sayıda oy aldı. Eşkiyalar tarafından yapılan tehditler sonucu kendisine oy verecek bir çok kişi sandık başına gidememişti. Verilen oylar geçersiz saydırılmış, bir çoğu listelere dahil edilmemişti. Kars'da tam manasıyla düşman işgali altındaydı. Bütün bunlara rağmen, kefeni koynunda Kars'ı dolaştı. Onyedi bine yakın oy aldı. Vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde, alnı ak, yüzü açık olarak Ankara'ya döndü. Millet davası yolunda yeni vazifeler kendisini beklivordu.
Fütursuzca işine devam ederken 5 Aralık'ta vazife başında Moskof köpeklerinin alçakça tecavüzü sonunda şehit oldu. Mübarek Bavrağı biraz daha yukarılara kaldırdı. Şimdi bir bahçede kendisi gibi, yaşayan ölülerin arasında. Darendeli'lerin, Haşatlı'ların, Ertaş'ların, Yardımcı'ların arasında. Yüzlerce, binlerce, onbinlerce şehidin arasında. O şimdi cennet halkındandır.

Hüseyin cahit Aküzüm
Milliyetçi Hareketçilere, hayretle, dehşetle, anlamaz gözlerle bakanlar var. Nasıl olur da insanlar en değerli varlıkları olan hayatlarını bıı kadar pervasızca ortaya koyabilirler diyorlar.
Parti genel merkezi POL-DER'ci çeteler tarafından bombalanıyor, kurşun yağmuruna tutuluyor. Dağ gibi iki delikanlı devriliyor. Ertesi gün binanın etrafı mahşer gibi... Kimsede korkıınıın zerresi yok. Nöbet yerinde oturanların yüzlerinden cennet tebüssemleri.
Vazgeçen yok. Yılgınlığa kapılan yok. Gevşeyen yok. Daha büyük bağlılıkla, daha büyük hınçla ve gayretle büyük dava yolunda çalışmağa devam ediliyor. Ülkücüler çığ gibi çoğalıyorlar.
"SAYILMAYIZ PARMAK ILE
TÜKENMEYIZ KIRMAK İLE
DIŞIMIZDA SORMAK İLE
EL NE BİLİR HALİMİZİ"
Bilenler için her şey açıktır. Her şey bütün emareler, büyük bir hareketin içinde olduğumuzu gösteriyor. Tarihin dönüm noktalarından birindeyiz. Bütün büyük medeniyetleri yoğuran o mübarek ve muhteşem pota yeniden vazifesini yapıyor. İlahi kader, bizi yoğuruyor ve yeni yücelişlere vesile kılacak hale getiriyor.
Ülkücüler davayı kazanacaklar, hedeflerine ulaşacaklardır...

Milliyetçi Hareketçi Ülkücüler, kolaya, rahata, refaha değil, zora talip oldular. Mücadeleye, mücahadeye, ızdıraba, sıkıntıya, çileye talip oldular. Gözyaşına, alın terine talip oldular. Çünkü, alçak hedeflere, süfli gayelere, çıkara değil, büyüğe, uluya, yüceye ve yükseğe talip oldular. Allah rızasını kendilerine ana gaye bildiler. Yeni bir medeniyetin, ÇAĞDAŞ TURK-İSLÂM MEDENİYETİNİN başlatıcısı, fedaisi, serdengeçtisi, delisi, delibaşısı, çılgını olmaya talip oldular. Bazıları bize deli diyorlar. Evet onların küçük hesapları, oyunları, basit zevkleri yok bizde. Biz deliyiz. Biz Allah delisiyiz. Millet delisiyiz, millete aşık insanlık delisiyiz.
Milliyetçi Hareketi tertipler, tuzaklar, iftiralar, işkenceler, hapishaneler ve cinayetlerle yıldıracaklarını zannedenler, yanıldıklarını acı acı göreceklerdir. Ülkücülerin davası maneviyatın himayesinde her gün biraz daha olgunlaşarak hedefine doğru iletiliyor.
En yüce Ülkü Ülkücülerde...
En sağlam ve geçerli fikir Ülkücülerde...
En çağdaş ve tutarlı doktrin Ülkücülerdedir.
Ülkücülük Türk Milletinin nıillî ve manevi hayatında doğmuştıır. Ülkücüler millî bünyenin öz ürünüdür.
Ülkücü Mücadele Türk'ün kendisine dönmesinin ve var olma çabasının en gür sesle haykırılmasıdır.
Ülkücüler davayı kazanacaklar, hedeflerine ulaşacakladır. En güçlü hareket Ülkücü-Milliyetçi Harekettir.
Tarihi hadiseler içinde yetişmiş, imanlı, bilgili, kararlı, dayanıklı ve cesur bir lider...
Gittikçe çelikleşen bir teşkilat...
Milyonlarca insanın birlikte gördükleri rüyanın gerçekleşeceği günler uzakta değildir.
Köleliğe karşı verilen mücadele başarıya ulaşacak, Türk'ü Moskof'a köle yapmak isteyenler hüsrana uğrayacaktır. Rus esiri Türk'lerde başlayan millî ve dini şuurlanma hedefine ulaşacaktır.
İnsanın insanı ezmediği, istismar etmediği, istihkar etmediği, adil bir nizam mutlaka kurulacaktır.
Açlar doyurulacak, çıplaklar giydirilecek, sefaletin her çeşidi yok edilecek, sefahat hakaretle kovulacaktır.
Maneviyatta, ahlakta, ilim ve teknikte öncü, büyük ve kudretli Türkiye mutlaka kurulacak, Türk-İslâm Medeniyeti çağa yeniden ışık tutacaktır."
Ve yine diğer şehitlerimiz Ulus İlçe Başkanımız, mühendis Şahin Bingöl, Abidinpaşa semtinde evinin önünde, Çankaya İlçe Başkanımız, emekli albay Hamza Uzgören Cebeci semtinde bulunan tuhafiyeci dükkanına malzeme almak için gitmiş olduğu Sıhhiye'de ve Ümid-Bir, Ülkü-Bir ve BÜD'de çeşitli görevler yapan Ercüment Yahnici de Ankara Dumlupınar caddesi üzerindeki evinden işine gitmek için arabasına binerken pusuda bekleyen komünist militanlar tarafindan şehit edildiler Her üç MHP mensubunun da cenazeleri Ankara'da binlerce ülkücünün katıldığı cenaze törenleriyle ebedi istirahatgahlarında gözyaşları arasında toprağa verildiler.
(1) Atcayürek, Cüneyt, 12 Eylül'e Doğru Koşar Adım, Cilt: 9, Bilgi Yay. Ankara 7988, s. 269.
(2) Bizim Ocak Dergisi, Eylül 1987, Sayı: 42
(3) MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, Sorgıı. Alparslan Türkeş, Mayaş Yayınları, Ankara 1982, l. Cilt, s. 117-718.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 09:57   #3
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL

1980 OCAK VE NİSAN AYLARI ARASINDA 300'ÜN ÜSTÜNDE ÜLKÜCÜ ŞEHİD EDİLDİ 1980 yılının ilk ayından itibaren olaylar yoğun bir şekilde sürüyordu. 1980 Ocak ayından Nisan sonuna kadar da 300'ü aşkın insan kızıl terörün kurbanı olmuştu. 1980 yılının baharına kadar Cumhurbaşkanlığı turları, Anayasa değişiklikleri ve darbe tartışmaları sürüp giderken Türkiye günde ortalama 10 kişinin öldüğü bir ülke haline gelmişti.
Kızıl şiddet ve terör sadece Ocak ve Nisan ayları arasında 300"den fazla ülkücüyü şehit etmişti. Başta metropoller olmak üzere Ankara, İstanbul, Adana, Bursa gibi büyük şehirlerde toplu katliamlar yapılacaktı. Ülkücülerin devam ettiği lokaller, kahveler, bombalı saldırılara uğrayacak, dernekler, teşkilatlar ve evler otomatik silalılı marksist militanların kanlı baskınlarına sahne olacak, onlarca ülkücü hareket mensubu gençler, öğretmenler, işçiler, esnaflar, aydınlar, partililer şehit edilecekti.
Kızıl şiddet ülkücü katliamı ile birlikte devletin müesseselerinde de çatışmalar çıkmasına vesile olacak eylemler yapacaklardı. 22 Ocak 1980'de İzmir Tariş fabrikalarında üstlenen bir kısım yasa dışı sol örgüt militanlarının başlattıkları olaylar kısa zamanda İzmir'in diğer semtlerine de yayılacak, güvenlik kuvvetleriyle sol eylemciler arasındaki silahlı çatışma günlerce sürecekti. Bu olaylar devlet ve millet düşmanı marksist militanların genel ayaklanma provalarından biriydi.
CHP iktidarı zamanında Tariş fabrikalarında işe alınan sol militanlar zamanla bu fabrikadaki kontrolü ellerine alacaklar, koskoca milyarlık devlet kurumunu yalap yıkacaklar, orada çalışan masum işçilerin de kanına girecekler ve bu işçileri de kışkırtarak devletin güvenlik güçleri ile karşı karşıya getirip kan dökülmesine sebep olacaklardı.
Tariş'deki olaylara Ege üniversitesindeki komünist militanlar da eşlik edecek ve İzmir barut fıçısına dönecekti. Ve olaylar esnasında birçok kişi ölecek, yüzlerce kişi yaralanacaktı.
Olaylar Tariş'de de kalmayacak Tarsus'da da devam edecekti. 23 Nisan 1980'de ülkemizi içten çökertmek isteyen hain eller milletin duygu ve isteklerini istismar ederek bir trafik kazasını fırsat bilerek halkı tahrik etmişler, dokuz kişinin ölümü ve 20 kişinin yaralanmasına sebep olan kanlı olaylara öncülük etmişlerdi.
Adana-Mersin karayolunda meydana gelen ve bir çocuğun ölümü ile sonuçlanan trafik kazasından sonra yasa dışı sol örgüt militanları olay yerinde toplanan halkı tahrik etmişler, yollara barikat kurarak trafiği engellemişlerdi. Masum halkın samimi isteklerini kızıl bir gösteriye dönüştüren militanlar haince hazırlanan planın kanlı safhasını acımasızca uygulamaya başlayacaklardı. Militanlar yol üzerine koydukları lastikleri ve balileri ateşe verdiler, sloganlar atarak güvenlik kuvvetleriyle halkı da karşı karşıya getirdiler. Ortalık bir anda kan gölüne dönüştü. Sonuçta 9 kişinin öldüğü, 20 kişinin yaralandığı ve yüzlerce kişinin tutuklandığı kanlı Tarsus olayları böyle cereyan etmişti.


12 EYLÜL
MHP'NİN DÜZENLEDİĞİ YÜZBİNLERİN KATILDIĞI GÖNÜL SEFERBERLİĞİ MİTİNGLERİ
15 Nisan 1978'de büyük kitleler halinde yürüyen yüzbinler, 1979 yılının Mart ve Nisan ayında da CHP iktidarının baskılarına, zulümlerine, işkencelerine karşı tek vücut olarak Anadolu'nun birçok il ve ilçelerinde düzenlemiş oldııkları yürüyüş ve mitinglerle küfre meydan okumuşlardı. MHP'liler, ülkücüler 1980 yılının Nisan, Mayıs ve Haziran ayında da "Gönül seferberliğ-i mitingleri" adı altında Milliyetçi Hareketin kutlu iktidarına doğru mitingler başlattılar. İlk miting ve yürüyüş 20 Nisan 1980'de Bolu'da yapıldı. Onbinlerce vatandaşın katıldığı Bolu mitingi ellerinde üç hilalli bayrakları, dudaklarında tarihin derinliklerinden gelen ve geleceğe uzanan marşlar ve zafer türküleriyle Bolu'da muhteşem bir miting gerçekleştirmişlerdi.
Mitingde MHP lideri Türkeş meydanda toplanan onbinlere yaptığı konuşmada bütün millî, İslâmî değerlere bağlı vatandaşlarımızı MHP'nin üç hilalli bayrağı altında toplanmaya çağırdı. Mitinge Eskişehir cezaevinde yatmakta olan taş medrese ülkücüleri adına Efendi Barutçu'nun göndermiş olduğu telgraf alanda büyük bir coşkııya sebep olmtıştu. Barutçu'nun telgrafının bir bölümü şöyleydi:
"Düşmanlarımızın iradesini yıkan Gönül Seferberliği yeni bir merhaleyi, yeni bir zaferi daha idrak etmektedir. Bolu yaylasından bütün vatan sathına sevgi ve inıan deryası halinde dalga dalga yayılan mücadele rııhıı zulüm çağının bitişinin, iman çağının, İslâm'da dirlik çağının yeni müjdecisi olacaktır. Selam olsun dirlik çağının mücadelesini veren ülkü erlerine. Selam olsun Türk-İslâm ülkücülerine."
Mitingler Nisan ayının son haftasında da devam etti. Kayseri, Bolvadin, İskilip, Eskişehir ve Çay'da da yüzbinler "Tek Çare MHP" diye haykırıyordu. 3 Mayıs'ta Kayseri'de düzenlenen yarım milyona yakın insanın katıldığı millî birlik düşmanlarına, komünist çetelere karşı MİSK'in düzenlediği (Millî Birliğe Çağrı Mitingi) mitingde bir konuşma yapan Alparslan Türkeş; "birleşilecek yer MHP saflarıdır, birleşilecek bayrak üç hilaldir, Türk milliyetçileri, vatanseverler, devletten, milletten, bayraktan yana olanları MHP saflarında birleşmeye davet ediyorum" diyordu.
Türkeş, Kayseri'den sonra 4 Mayıs tarihinde Bolvadin'de, Afyon'un btı şirin ilçesinde düzenlenen Gönül Seferberliği mitinginde, yapılacak olan bir genel seçimde MHP'nin tek başına iktidara geleceğini söylüyordu. Konuşmasında eınperyalizmin milletimizi körleştirmek için anarşi ve terörü kendisine metot olarak seçtiğini vurgulayarak mevcut iktidarın "sağa da sola da karşıyız" ya da "sağdan da soldan da gelse" şeklindeki dengesiz siyasetini sert bir şekilde tenkit etmişti.
MHP Gönül Seferberliği mitingleri 8 Haziran Pazar günü Kırşehir'de, 15 liaziran Pazar günü Bursa'da, 21 Haziran Pazar günü de Kocaeli'de devam etti. Her 3 ilimizde yapılan bu büyük mitinglere yüzbinlerce kişi katıldı. Türkeş en son yapılan mitinglerden biri olan Kocaeli'de halka hitaben konuşmasında özetle şunları söyledi:
"Biz MHP olarak işçisi, köylüsü, memuru, esnafı, emeklisi kısacası bütün dar gelirlileriyle refaha, huzııra ve en az orta halli diyebileceğimiz geçim seviyesine kavuşturulmadıkları sürece insanlarımızın daima komünizm için istismar vasıtası olacaklarına inanmaktayız. Bunun için bütün insanlarımızı içine alacak bir devlet garantisi ve güveni duyuracak bir genel ve millî sosyal güvenlik kurumu kurulmasını şart görmekteyiz. Bilindiği gibi MHP öteden beri "Her iş kolunda tek sendika" ve "Güçlü sendika" ilkelerini savunmuştur. Türkiye'deki anarşi ve terör emperyalizmin bir planı olarak şuurlu bir şekilde yaratılmaktadır."(4)
(4) Birliğe Çağrı, 6 Temmuz 7980, Sayı: 10.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 09:58   #4
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
KIZIL KATLİAM DEVAM EDİYOR, MHP'NİN ŞEHİTLER KERVANI BÜYÜYOR
Ülke 12 Eylül'e doğru hızla sürüklenirken kızıl katliam devam ediyordu. Anadolu'nun birçok il, ilçe ve beldesinde hergün birkaç ülkücü komünist militanların silahlı saldırıları sonucu şehit düşüyordu. Ortadoğıı gazetesi yazarlarından MHP'nin bir dönem İstanbul il basın sözcülüğünü yapan İsmail Gerçeksöz, 4 Nisan 1980'de Acıbadem Dörtyol semtinde 2 Dev-Sol militanının silahlı saldırısı sonucu şehit düştü. Yanında bulunan oğlu İbrahim Gerçeksöz de ağır yaralandı. Bu kanlı cinayeti 30 Mart-6 Nisan Devrimci Şehitler Haftası adıyla Dev-Sol çeşitli gazetelere ve yayın organlarına gönderdikleri bir bildiriyle üstlenmişlerdi. İsmail Gerçeksöz 1977 seçimlerinde MHP'nin milletvekili adayıydı.
Gerçeksöz'ün şehit edilmesi üzerine Hergün gazetesinin 6 Nisan1980 tarihli nüshasında yazarlardan Sevgi Korkut Köksal (Sevgi Kafalt) "Sessiz Bir Kahraman: Gerçeksöz" başlıklı makalesinde şehidimizin ardından şu sözleri yazıyordu
"Siz bu yazıyı okuduğunuz zaman, ülkücü mücadelenin efendilik ve fedakârlık sembollerinden bir şehit daha toprağa verilmiş olacaktır. Kadıköy'ün Acıbadem semti geçen Perşembe günü acı kurşunlarla, acı çığlıklarla inledi. Baba-oğu1, kutlu davamızın iki neferi Türk düşmanlarının hedefi oldular. Baba şehit, oğul ise ağır yaralı.
İsmail Gerçeksöz hakkında söylenecek en gerçek söz "0 sessiz bir kahramandı" olabilir. Güçlü şairliğinin, ince bir sanatkar ruhunu ve Türk Milliyetçiliği şuurıınun verdiği olgunlukla İsmail Bey merhum, Türk Milletinin içine düşürüldüğü bu durumdan muzdaripti.
Komünist -Kürtçü militanlar tarafından tehdit edilmesi karşısında devlet gücünün zaafı onu şahsının ötesinde devlet ve millet kaygısına düşürmüştü.
Yıllarca Almanya'da ailesi i1e birlikte çalışmış, bîriktirebildiği 3.5 kurıışu i1e Almanya'nın parasını, pulunu, rahatlığını terk edip, vatana hizmet etme aşkı ile koşmuştu. Almanya'da Türk işçileri her türlü dert ve sıkıntıları için O'na başvıırıırlar, o da onlara bir baba gibi kucak açardı.
Kurduğıı mütevazi iş yerinde, günlük maişetin fazlasına da hevesli ve hırslı değildi. O, halk adına ortaya çıkıp, Rus veya Çin uşaklığı yapanların iddiasına göre, halkın menfaati uğruna şehit edilmiştir. Halbuki, merhum Îsmail Gerçeksöz insan sevgisi, sanatkar mizacı, tevazuu ve inançları ile Türk Mi1i karakterinin bir numunesi idi... İşte bu numune insanı yok edenler, gerçek halk düşmanıdırlar.
Türk-İslâm hayatında cemiyeti ayakta tutan bazı temel karakter tipleri vardır. Sessiz, fakat nerede konuşmasını bilen; yumuşak başlı olmakla beraber, gerektiği yerde direnebilen hep dertlinin, yoksulun, yetimin, öksüzün derdine deva olmak için koşturan... İşte İsınail Bey bunlardandı... O, tarihimiz içinden bozulmamış, dejenere olmamış, yirmini asrın kötülüklerinden kendisini korumasını bilmişti. Ve hatta denilebilir ki, günümüze bir zaman tüneli içinden kopup gelmiş bir Alperen'di...
Merhum şehit İsmail Bey Türk Edebiyatı Dergisi'nin Mart sayısında çıkan son şiirinde, tevekkül içindedir. Dostluğu, ıstırabı, neşesi yani her şeyi ile ölçülüdür. Sanki, meçhul sonunu görmüş gibidir. Dünyaya elveda demektedir. İşte şehit İsmail Bey'in son şiirinden dört kıt'a:
SONA DOĞRU
Hani bir şarkı takılır ya insanın dudaklarına
Eski, yarı unutlınuş kırık dökük.
Bir kaç mısra dil ucunda döner durur da
Nice baharlar alıp gitmiştir en güzel düşlerini


Sille yemiş gibidir kişi felekten
Eşe dosta gülme zorluğıı bir yana,
Yürek olmadık acılarla yoğurulur da!
Upuzun gölgelerde bir akşam güneşi,
Camlardan odalara vurıır da!
Ya da istasyon boşalmış,
Son tren çoktan gitmiştir,
Yolcıı koskoca dünyada kaybolur da!
Karanlığa uzanan saat kulelerinden,
Oniki'ler hep birden vurur da!
Budur işte feleğin bize oyıın oynamışlığı
Unun elenip eleğin duvara asılmışlığı,
Nefes daralır, diziler iki adımda yorulur da!
Uzanıp kalıvermek de var günün birinde ansızın.
Olur da!...
İsmail Gerçeksöz merhum bıı milletin istiklali ve inançları uğruna şehit gitti. Ama henüz ne bıı millet bitti, ne de onun uğruna ölebilecek yiğitler... Bundan sonra kanı yerde kalmayacaklar arasına İsmail Bey'in ismi de yazıldı.
Ruhun şad olsun..."
Kızıl vahşet devam ediyor. Oluk oluk ülkücü kanı akıyor. Günler ölüm haberleriyle geçiyor. MHP'nin Genel Başkan Yardımcısı, eski Gümrük ve Tekel Balcanı, büyük dava ve devlet adamı Gün Sazak Ankara'da Dev-Sol militanlarının silahlı saldırısı sonucu Kavaklıdere'de evinin önünde, 27 Mayıs 1980'de şehit edildi. Gün Sazak'ın şehit edilmesi nıilliyetçi, ülkücü camiayı derin yasa boğdu. Gün Sazak'ın şehadeti üzerine ülke çapında MHP ve ülkücü kuruluşlar bulundukları bütün il ve ilçelerde siyah bayrak asarak Sazak'ın öldürülmesini protesto ettiler. Türkiye'nin dört bir yanında ülkücü hareket mensupları Gün Sazak'ın öldürülmesi üzerine potesto gösterileri düzenlediler. Başta Ankara olmak üzere İstanbul, Adana, Bursa, Eskişehir, Maraş, Manisa, Kayseri, Sivas, Çorum, Kırşehir, Elazığ, Malatya, Nevşehir, Çankırı, Yozgat vb. vilayetlerde büyük kitlelerin katıldığı gösteriler düzenlendi.

Gün Sazak (sağda)
Gün Sazak'ın Ankara'daki cenaze törenine Türkiye'nin dört bir yanından gelen yüzbinlerce ülkücü katıldı. Bahçelievler'de bulunan MHP genel merkezinden cenaze namazının kılınacağı Hacı Bayram camiine kadar bir uçtan bir uca doğru bir insan seli oluştu. Ülkücü hareket 15 Nisan 1978 mitinginden sonra 2. muhteşem büyük kalabalığı ve Türk siyasi hayatında ender rastlanan topluluğu Gün Sazak'ın cenaze töreninde toplamıştı. Gün Sazak'ın cenaze töreninde bir konuşma yapan Alparslan Türkeş büyük kalabalıklara hitaben şunları söylüyordu:

"İşte Türlciye'deki mücadele budur. Bir yanda Türk Devleti yaşasın, güçlü olsıın. Türk milleti mutlu ve rnüreffeh olsun. Demokratik parlamenter rejimimiz yıkılmasın. Millî ve manevi mukaddeslerimiz korunsun diyenlerle diğer yanda devleti kundaklayanların milletimizin boynuna esaret zincirini vurmak isteyenlerin demokrasi ve parlamenter rejim düşmanlarının ve bütün kutsal şeylerimizi yıkmak isteyenlerin mücadelesidir. Bu mücadelede herkes yerini almak, belli etmek mecburiyetindedir. Yıkılmak istenen Türk devletidir. Kurşunlanan Türk milletidir. Öldürülen Türk demokrasisidir. Bıı tablo karşısında yerimizi açıkça belirtmeliyiz."(5)
Cinayetler, katliamlar devam ediyordu. Bir katliamda İstanbul'un Gaziosmanpaşa ilçesinde gerçelcleşecektir. Evli ve 2 çocuk babası Gaziosmanpaşa İlçe Başkanımız Ali Rıza Altınok, eşi Fahriye Altınok ve kızları Nilgün Alrinok Rami semtindeki evlerine 25 Haziran 1980 tarihinde bir baskın düzenleyen THKP-C militanları tarafindan kurşunlanarak şehit edildi.

Altınok Ailesi...
Cenazeler Şişli camiinde kılınan cenaze namazından sonra Bebek'teki Aşiyan mezarlığında binlerce ülkücünün tekbir ve gözyaşları arasında toprağa verildi.
Şehit Altınok bir gün ülkücü gençlerle sohbet ettiğinde şöyle diyordu:
"Evlatlarım! Ben 50 yaşındayırn, emekli maaşım ve iyi bir ailem var. Ben de bazı kişiler gibi, "banane" diyemem mi, köşeme çekilip rahatıma bakamam mı? Ama ben öyle diyemem, çünkü ben esir soydaşlarıının acısını yüreğimde duyuyorum. Çünkü ben esir soydaşlarımın "hürriyet, hürriyet" diye bağırdıklarını dııyuyorum. Ben millî devleti, ben Türk birliğini kurmak istiyorum.
Çocuklarım, davamız en kutsal davadır. Ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz. Bunun şuuruna varıp birer alp-eren olacağız. Hepiniz birer alp-eren olacaksınız."
MHP lideri Türkeş Altınok ailesinin katledilmesi üzerine vermiş olduğu demeçte şunları söylüyordu:
"Tetiği çektiren Ecevit ve ayaktaşlarıdır. Komünist ve bölücülerle eylem ve fikir birliği içinde olan Ecevit şehit ülkücülerin katledilmesinin tek sorumlusudıır. Bütün CHP'li vatandaşlar bir an önce Ecevit'in liderliğindeki CHP'den ayrılarak kanlı katliamlara ortak olmamalıdır. Bu aile katliamı Ecevit'in yaptığı tahriklerin sonucudur." (6)
(6) 26 Haziran tarihli Hergün Gazetesi.

12 EYLÜL
TAKVİMLER "POSTAL"I GÖSTERİYOR
Türkiye 12 Eylül'e doğru hızla sürükleniyor. Kitlesel çatışmalar, iç savaş tahrikçilerinin provokasyonlarıyla Haziran ve Temmuz aylarında başta Çorum olmak üzere Nevşehir ve Fatsa'da gerçekleşecekti. Gün Sazak'ın şehit edilmesinden sonra Çorum'da başlayan olaylar Alevi-Sünni çatışmasına dönüştürülecek, 28 Mayıs'ta başlayan olaylar Temmuz'un ilk haftasına kadar sürecekti. Yaşanan kanlı çatışmalarda onlarca insanımız ölecek, yüzlerce vatandaşımız ağır yaralanacak, Çorum adeta 2 ayrr düşman kampa ayrılacaktı.
Çorum'da yaşanan kitlesel çatışmalar 17-18 Haziran 1980'de CHP eski milletvekili ve Nevşehir İ1 Başkanı Zeki Tekiner'in öldürülmesinden sonra da bu ilimizde de yaşanacaktı. İç savaş tahrikçileri darbecilerin işini kolaylaştıracak, Nevşehir içeriden ve dışarıdan sol militanların adeta silahlı ayaklanmaya dönüştürmeye çalıştıkları provokasyonlar yaşayacaktı. Olaylar bu ilimizle de kalmayacak, Karadeniz'in şirin ilçesi Fatsa'da da devam edecekti. Fatsa'yı kurtarılmış bölge haline getiren Devrimci Yol hareketi bu ilçemizde estirmiş olduğu şiddet ve terörle Fatsa'da milliyetçi ve ülkücü tanınan onlarca ülkücü hareket mensubunu (aralarında çocuklar dahi olmak üzere) alçakça şehit etmişti.
Fatsa olayları 12 Temmuz 1980 tarihinde başlamış, bu ilçemizde her türlü lojistik mühimmat ve silah depoları bıılunan terör yuvaları üzerine nokta operasyonu adı altında güvenlik güçlerinin düzenlemiş olduğu seri operasyonlar gerçekleştirilmiştir. Bunun neticesinde teröristlerle, güvenlik güçleri arasında günlerce süren çatışmalar çıktı.
Fatsa'daki kızıl terörün belini kırmak için Ordu Valiliği görevine getirilen Reşat Akkaya göreve gelir gelmez devlet gücünü Fatsa'da göstermek için büyük çalışmalarda bulunmuşttı. Akkaya'nın valiliği ile birlikte Fatsa'da kızılca kıyamet kopacaktı. Başta CHP olmak üzere sol gruplar Vali Akkaya'yı faşistlikle suçlayıp, kamuoyunda aleyhine saldırı kampanyaları başlattılar. Reşat Akkaya'nın devletin Fatsa'ya hakim olmasından sonra 3 Ağustos 1980 tarihinde sıkıyönetim koordinasyon toplantısında okuduğu raporunda Fatsa'da meydana gelen olay, Fatsa cumhuriyeti olayıdır, orada devletyoktur, seyirci kalmıştı. henüz Fatsa'nın başındayız, kökünde Kızıldere vardır, bu mesele yarım bırakılamaz, bırakılırsa yüz Fatsa çıkar" diyordu.
Temmuz ayındaki olaylar sadece Fatsa'dan ibaret değildi. İstanbul'un Beşiktaş, Güngören semtlerinde de ardarda ülkücü katliamları yapılacak,120'den fazla MHP'li ve ülkücü hareket mensubıı, düzenlenen kızıl saldırılar sonucunda şehit düşecekti.
MHP ve ülkücülerin yanında kızıl terör bu seferde 12 Mart döneminin ünlü başbakanı Nihat Erim'i vuracaktı. Erim 19 Temmuz 1980 tarihinde Dragos'taki evinin yakınlarında korumasıyla birlikte Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü.
Çorum, Nevşehir, Fatsa olayları derken artık terör ülkede bakanlık yapmış, başbakanlık yapmış insanları da hedef seçmişti. Artık bir askeri darbe için herşey hazırdı. Yani ihtilal olgunlaşmıştı. Ağııstos ayında toplanan askeri şurada darbe günü de belirlenmişti. Önce 12 Haziran günü yapılan genişletilmiş sıkıyönetim MGK toplantısında generaller ihtilalin yavaş yavaş hazırlıklarına başlamışlardı. Hatta darbe için gün bile tesbit edilmişti. 1978'de kurulmuş, 2 kişiden oluşan özel çalışma grubu Genelkumay Başkanı tarafından Haydar Saltık emrinde hazırlattığı Bayrak planının ordu kademelerinde dağıtılmasını kararlaştırdı. Planın uygulama tarihi de 11 Temmuz günü sabahın 4'ü olarak kararlaştırılmıştı. Bayrak planının dağıtılmaya başlandığı günlerde CHP hükümeti düşürmek üzere gensoru önergesi vermişti. CHP ile bir ara flört yapan MSP ise azınlık hükümetinden desteğini çektiğini ilan etmişti. Ama her zamanki gibi MSP ve lideri Erbakan CHP ile hükümeti düşürmek için anlaşmalarına rağmen 3 Temmuz'daki meclisdeki güven oylamasında "ehven-i şer" olarak hükümeti destekleyeceğini bildirerek, Demirel hükümetinin düşmesini kurtarmıştı. Bunun üzerine Genelkurmay Bayrak planını erteledi. Çünkü hükümet güven oyu almıştı. Bu şartlar altında ihtilal yapılması uygun görülmedi. Darbe bir süre ertelendi fakat hazırlıklar devam etti.
Evren parlamento desteğini almış bir hükümetin hemen devrilmesinin doğrıı olmayacağının sonucuna varmıştı. Darbe 12 Eylül'e ertelenmişti. 12 Eylül tarihinin "Örs Çekiç" kodlu NATO tatbikatlarıyla çakışma avantajı da vardı. Böylece birliklerin alışılmadık hareketi kuşku uyandırmazdı.
Darbe için saptanan tarih yaklaştıkça, olaylar harekete geçmemenin devletin topyekün çöküşüne neden olabileceği konusunda generallerin vardığı sonucu doğruluyordu. 31 Ağutos'ta MSP lideri Zafer Bayramı kutlamalarına katılmayı reddetti (tören Anıtkabir'in ritüel ziyaretini de kapsıyordu). Bu durum orduya ve Atatürk'ün anısına ciddi bir hakaret olarak değerlendirildi. Ertesi hafta, 6 Eylül'de, Erbakan Konya'da açıkça İslâmî devlet kurma çağrılarının yapıldığı kitlesel bir gösteri düzenledi. Bu gösteride Radikal İslâmcı, İran yanlısı bazı grupların millî marşımız okunurken ayağa kalkmamaları ve millî marşımıza eşlik etmeyerek çirkin protestolarda bulunmaları 12 Eylülcülerin, darbecilerin işini daha da kolaylaştırmıştı.
Hergün gazetesi yazarlarından Taha Akyol 9 Eylül 1980 tarihli "İstiklal Marşı ve İslâmiyet" başlıklı makalesinde bu tavrı eleştirerek şunları söylüyordu:
"Komünistlerin İstiklal Marşımız'a düşman olmaları normaldir. Çünkü onlar sokaklarda "Yaşasın Rusya" diye bağıran beşinci kol unsurlarıdır. Ama Konya'da MSP' nin yaptığı mitingde İstiklal Marşımız'ın hem de İslâmiyet maskesi kullanılarak hakarete maruz bırakılmasını nasıl izah etmeli?
Hangi hain el, hangi alçak şartlandırma mekanizması "İstiklal marşı istemiyoruz, ezan sesi istiyoruz" diye bağıran bir kaç bin genç, hangi fare deliklerinde peydahlanmıştı? Bunlar hangi kaldırımın türedileridir acaba?
Bunlar nasıl "genç"tirler dir ki, bu vatandaş ezan-ı Muhammedinin okunmakta olmasının Türk Milleti'nin bir İstiklal Marşı yazmasına bağlı olduğunu düşünemiyor. Bu türedi ve beyni yıkanmış manyaklar, İslâmiyeti Mehmed Akif'ten iyi mi biliyorlar ki, Türk milletinin bağımsızlık destanı ile İslamiyeti karşı karşıya getiriyorlar.
Bunları lağım fareleri gibi sokaklara sürenler, İstiklal Marşımız'daki: "Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli"
Haykırışlarını nasıl unuturlar? Bu fare beyinliler nasıl unuturlar? 10 tane Türk vatandaşının Irak'da haydutlar tarafından kurşuna dizilmesi karşısında susanlar, Saddam Hüseyin denilen kasabın Kerkük cinayetlerini müsamaha ile karşılayanlar Türk İstiklal Marşı karşısında nasıl oluyor da bu kadar cüret kazanıyorlar.
İstiklal Marşımıza hakaret etmeyi "müslümanlık" zanneden bu Baas fareleri hangi İslâmî ilmi tahsil etmişlerdir. Ne bilirler ne anlarlar? İstiklal marşımızı Mehmetçik yazmış, Mehmed Akif kaleme almıştır. Bu Baas fareleri İslâmı Mehmet Akif kadar değil, onun milyonda biri kadar bilirler mi?
Belki ilk Türk başkentlerinden biri olan Konya'da Türk'ün son destanına millî bağımsızlık marşına hakaret eden bu lağım farelerini önemsememek gerekir. Bu lağını farelerinin nereden çıktığı, kimler tarafından beslendiği muhakkak ki daha önemlidir"
Yine azınlık hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen de 5 Eylül 1980 tarihinde meclisteki güven oylamasında Dışişleri Bakanlığından düşürülecekti. Erkmen'in düşürülmesine MHP'de destek vermişti. Sebebi Ağustos ve Eylül ayının başlarında eli kanlı katil, Türk düşmanı Saddam yönetiminin Irak Türklerinin önderlerinden emekli Albay Abdullah Abdurrahman, Doç. Dr. Nejdet Koçak ve Adil Şeref beylerin Saddam'ın cellatları tarafından alçakça şehit edilmesine sessiz kalmasıydı.
Kerkük sokaklarında soydaşlarımız Saddam'ın katilleri tarafından katliama uğrarken, Dışişleri Bakanı Monşer Erkmen sanki yabancı bir ülkenin Dışişleri bakanıymışcasına Kerkük Türkleri'nin feryadını duymamazlıktan geliyordu.
Dünya Türklüğünün meseleleri ile ilgilenmeyi kendisine şiar edinen MHP bu olay nedeniyle başta Demirel olmak üzere Hayrettin Erkmen'i sıkıştırıp, meseleye ilgisiz kalmalarını şiddetle eleştirmişlerdi. Sonunda Erkmen mecliste hakkında verilen gensoru ile düşürülecekti. 7 Eylül 1980 tarihli "Erkmen'i Kerkük şehitlerinin ahı tuttu" başlıklı makalesinde Hergün gazetesi yazarlarından Necmettin Hacteminoğlu şunları söylüyordu:
"İşte aziz şehitlerimizin ahı, Hayrettin beyefendiyi şimdilik koltuğıından indirdi. Bakalım ileride onu ve monşerlerini daha hangi akıbet bekliyor."

Siyasi gelişmeler hızlı bir şekilde sürerken ülkede katliamlar, cinayetler devam ediyordu. 2 Eylül 1980 tarihinde Ankara Ziraat Mühendisleri Birliği'ne yapılan bombalı saldırı sonucunda 4 ülkücü şehit edilip, onlarcası ağır yaralanmıştı. Sadece Ağustos ve Eylül ayında 220'den fazla ülkücü hareket mensubu düzenlenen kanlı saldırılarda şehit düşmüştü.
Terör Türkiye sokaklarını kan gölüne çevirmeye devam ederken MSP'nin Konya'daki Kudüs mitinginde İstiklal Marşı'na yapılan küstahca hareketler Dışişleri Bakanı mason Hayrettin Erkmen'in gensoru ile düşürülmesinin ardından yine 6 Eylül'de Petrol İşleri Sendikası'nın bir toplantısında sivasi bir mücadeleyi bir futbol maçına benzeten ve işçileri türübünlerden sahaya inmeye davet eden kışkırtıcı konuşmalar 12 Eylül darbecilerinin işini daha da rahatlatmıştı.
Artık 12 Eylül'e bir gün kalmıştı.l l Eylül günü başta Ankara, İstanbul, İzmir olmak üzere Türkiye'nin birçok illerinde komünist TKP'nin kuruluş yıldönümü Dev-Yol'un faşizme karşı direniş komiteleri adı altında Maocu TDKP'nin halkı ihtilale davet eden bombalı pankartlar, bildiriler, afişler, korsan gösteriler sokaklarda, meydanlarda yapılan kitlesel gösterilere sessiz kalan dönemin sıkıyönetim güçleri sanki 12 Eylül'ün habercisi gibiydi.
Yapılan illegal ve bölücü bütün gösterilere adeta o gün göz yumulmuştu. Olaylar güvenlik güçlerinin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen ses çıkartılmıyordu. Ve artık sona gelinmişti. Darbeciler hazırlamış oldukları plan ve program doğrultusunda harekete geçtiler. 11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece film koptu, oyun bitti. Ancak bu kez karanlıkta oynanan kanlı bir oyun başladı.
11 Eylül gecesi Washington'ın saat 03.00'de öğrendiği darbeyi, Türk milleti saatler sonra 12 Eylül sabahında öğrendi. Mehmet Ali Birand, 12 Eylül saat 04.00 adlı kitabında darbenin ABD tarafından önceden nasıl haber alındığını şöyle anlatıyor:
"03.30 - WASHINGTON (Yerel saatle 20.00)
Millî Güvenlik Konseyi Türkiye Masası sorumlusu Paul Henze, evine yeni gelmişti. Beyaz Saray'ın "Situation Room" diye adlandırdıkları bölümünü aradı. Dünyada ABD açısından çok önemli diye nitelendirilebilecek gelişmeler bu bölüme yollanırdı. Pentagon olsıın, Dışişleri, CIA olsun, Başkan'ın duyması gereken önemdeki konuları burayı yöneltirlerdi. Sitııation Room'da önce alt düzeyden başlayarak ve onay alarak haber gerektiğinde Başkan'a kadar iletirdi.
- Paul, seninkiler nihayet yaptı (...your boys have done it)
- Kim benimkiler, neden bahsediyorsun?
- Senin generaller Türkiye'de darbe yaptılar.
- O, öyle mi? Çok memnıın oldum.
Henze, gerçekten de memnıın olmuştu. Derin bir iç çekti. Sekiz aydır bekliyordu bu anı. Türkiye gibi. NATO'nun önemli bir halkası kopmaktan kurtulmuştu.
- Haber nereden geldi?
- Jusmatt'dan geliyor...

- Biraz önce Türk Genelkurmayı'ndan Jusmatt'a resmi bilgi vermişler. Biz, Zbig'e (ABD Millî Güvenlik Konseyi Sorumlusu, Başkan Carter'in Güvenlik danışmanı Brezezinski) haber verdik.
- Muskie'ye de vermişler mi?
- Evet, Dışişleri de Bakana bildirmiş. Acil durum grubunu da kurmuşlar.
- O zaman Başkan'a da haber verilebilir. Herhangi bir şey yapılmasına gerek yok. Bu mudahale bizim için iyidir. Bunu da söyleyin.
Başkan Carter, Kennedy Center'da Damdaki Kemancı müzikalini seyrediyordu. Locasının hemen dışındaki telefonu sinyal verdi. Beyaz Saray santrali Dışişleri Bakanı Muskie'nin görüşmek istediğini söyledi. Başkan telefona geldi.
- Türk Ordusıı'nun komuta hayeti Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kuşku ve kaygıya gerek yok. Müdahale etmesi gerekenler etti."(7)
ABD az gelişmiş ülkelerde kendi çıkarlarını korumak için, ideolojisine uygun insanlar ve kurumlar oluşturmakta, bunlar eliyle iç karışıklıklar ve bunalımlar oluşturarak kendisine yakın yönetimin başa gelmesine zemin hazırlamaktaydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın en büyük emperyalist gücü olan ABD; kendi egemenlik alanında bulunan ülkelerde ABD sermayesinin çıkar ve politikasına uygun olarak, yönetimlerin sürdürülmesine çalışmıştır Üçüncü dünya ülkelerinin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarını doğrudan denetimi altına alarak darbelere hazırlıklı kurıımlar oluşturulmuştur. Ve bunun da son örneği 12 Eylül'dür.
(7) Birand, Mehmet Ali, 12 Saat: 01.00, Karacan Yay, İstanbul 1984, s. 286 - 287
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 09:59   #5
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL

SİSTEMİN İNTİKAMI. İHTİLAL BAŞLIYOR...
"11 Eylül 1980 saat 23.00 suları; Küçükesat'taki Büyükelçi Sokağına giren mavi renkli Ford 20M Bülten Sokak kavşağına yaklaşınca sağa çekti ve durdu. Karşı sıranın birkaç apartman ilerisinde bir giriş katının perdeleri kıpırdadı. Yaşlı ford biraz sonra içindeki iki kişiyle Akay Yokuşu'ndan iniyordu. O zamanlar Necatibey Caddesi'nde olan TEK Genel Müdürlüğü'nün önüne geldiklerinde durdular. Arabadan inen "bürokrat" içeri girdi ve ekibin hazır olup olmadığını kontrol etti. Ekibi taşıyan kamyonetin TEK binasından ayrılmasından bir saat sonra Bahçelievler'deki MHP Genel Merkezi'nin bulunduğu bölgenin ışıkları birden söndü.
Saat 02.30'du. ihtilal anonsu daha yapılmamıştı. Aynı saatlerde Bolu'daki komando tugayının Ankara'ya gönderilmiş olan taburundan bir "özel tim" Mamak nizamiyesinden dışarı çıktı. Hedefi Bahçelievler'di. O gece elektriklerin birden nasıl kesiverildiği hala bir sır konusu... 12 Eylülcülere göre elektrik kesintilerinin sebebi bir tankın telsiz antenin elektrik teline çarpması sonucu meydana gelen bir teknik arıza. (1)
Ve senaryo böyle uygulanmaya başlıyordu... Saltık, Soyer, Özer üçlüsünün MHP ve Ülkücü Hareket'e yönelik planlı ve programlı çalışmaları doğrultusunda emirleri altındaki özel güçler devreye sokuldu ve karanlık MHP baskını böyle başlamıştı.
1978 yılında CHP iktidarı tarafından MHP aleyhine kurdurulan Pol-Der'li işkenceci özel timler 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın bünyesinde yer alan Başsavcı Nurettin Soyer'in emrinde darbenin yapıldığı gece kanunsuz bir şekilde MHP Genel Merkezi'ni bastılar, binada bulunan Gençlik Kolları Genel Başkan Vekili İsmet Mirzaoğlu ve Gençlik Kolları mensuplarından Osman Yurt ile birlikte 8 ülkücü genç gözaltına alındı.
Hiçbir siyasi parti MHP hariç ihtilal gecesi aranmadı ve basılmadı. Siyasi partilerin aranması ancak MGK'den çıkan bir emir doğrultusunda olurdu. Konseyin MHP'nin basılmasıyla ilgili herhangi bir yazılı emri yoktu. Ancak bu emir ihtilal sabahı verildi. MHP ile birlikte bütün siyasi partilerin de arama saati 10.00 olarak belirlenmişti. Konseyin komutanlıklara hitaben siyasi partilerin aranması ile ilgili yazılı emri yayınladıktan sonra savcılar bütün partileri aramaya sabah saat 10.00'da başlamıştı. Ama MHP gece saat 2.30'da asker, polis karışımı özel timler tarafindan basıldı. MHP Genel Merkezi'nin baskınında başta Nurettin Soyer olmak üzere Pol-Der'li Zeki Kaman ve Dürüst Oktay gibi özel tim görevlilerinin bulunması da bu baskının gerçek amacını ortaya koyuyordu.
Konseyin yazılı talimatı üzerine komutanlıklara ulaşan emir doğrultusunda dönemin Ankara Sıkıyönetim Savcısı Nurettin Soyer, sabat saat 8.30'da savcılar binasına telefon ederek hepsinin Sıkıyönetim Komutanlığı'nın karargahına gelmesini istiyordıı ve partilerin emir aldığını söylüyor, şifahi emir veriyordıı savcılara. Ancak saat 8.30'dan sonra savcılar partileri aramaya resmi ve meşru kaynağa dayanarak gidebiliyorlardı. Ama her nedense MHP gece saat 2.30'da aranıyordu.
MHP ile ilgili görevlendirilen savcıların saat 10:00 dan sonra geldikleri MHP Genel Merkezi, onların haberi bile yokken ihtilal gecesi Nurettin Soyer tarafından önceden görevlendirilen yüzbaşı Serdar Akyaza ve komiser muavini Necmettin Esen komutasındaki ekipler tarafından aranıyordu. Arama işlemleri esnasında Genel Merkez'de gençlik kollarının 2 gün sonraki kurultayını yapmak için çalışmalar yapan gençlik kolları başkan vekili İsmet Mirzaoğlu ile birlikte 8 ülkücü genç vardı. Fakat arama işlemleri sırasında kanunen bu gençlerin de bulunması gerekirken ülkücü gençler bir odaya kapatılarak arama işlemlerine katılmaları engelleniyordu. Böylece MHP aleyhine suç unsuru olarak gösterilecek olan deliller ortaya çıkartılmaya çalışılacaktı.
Genel Merkez'deki arama çalışmaları sadece 12 Eylül gecesiyle de kalmayacak, bu aramalardan herhangi bir netice elde edemeyen karanlık güçler arama işlemlerini 12 Eylül'den 8 Ekim tarihine kadar sistemli bir şekilde sürdüreceklerdi. Her arama işlemlerinden sonra MHP ile hiç alakası olmayan çok önceden organize edilen bir takım suç unsurları MHP'de bulunmuş gibi gösterilip cuntacıların MHP aleyhine yapacakları düzenlemelere delil oluşturacaktı.
MHP Genel Merkezi'ne gece gelerek her türlü arama ve tarama işlerini yaparak kamuoyunda MHP'yi suçlu duruma düşürmek için çeşitli silahları MHP Genel Merkezi'nde bulunmuştur diyerek konseye yaranmak isteyen Nurettin Soyer zihniyetinin tek amaçları Milliyetçi Hareketi cuntanın mahkemelerinde yargılamaktı.
MHP Genel Merkezi aranırken, arama ile ilgili zabıt defterinin tutulması ve arama sona erdiğinde kapatılıp, mühürlenmesi işlemi yapılmadı. Aramaya maruz kalan MHP binasının sorumlularına verilmesi icab eden arama evrakları ve belgeleri verilmedi. Ve verilmeyiş sebepleri de hiç bir zaman açıklanmadı, açıklanamazdı da... Çünkü bu belgeler MHP sorumlularına verilmiş olsaydı, bunlar "MHP'deki aramada nelerin bulunmadığına dair belgeler" olacaktı.
Belgelerin verilmediği dönemde ülkücü hareket düşmanı malum basın devreye sokuldu. Ve arama sonuçları bire bin katılarak kamuoyuna yansıtıldı. Aramaya tabi tutulacak yerin sahibi veya eşyanın zilyedinin aramada hazır bulundurulmasına dair amir hüküm açıkça çiğnendi ve hiçbir MHP sorumlusu arama mahalline çağrılmadı. Askeri savcı 12 Eylül Mahkemelerinde MHP genel nıuhasibinin çağrılmış olduğunu fakat gelmediğini iddia etti. Bu da tamamen gerçeklere aykırı idi. Çünkü genel muhasip Mehmet Doğan kendisine böyle bir çağrının yapılmadığını mahkemede açıkça ifade etmişti.
MHP hakkında başlayacak olan tahkikatın iç yüzü burada ortaya çıkacaktı. Millî Güvenlik Konseyi'ni MHP aleyhine dava açılması noktasında etkileyen sebeplerin başında sözde arama çalışmaları esnasında 6 sayfa fotoğraf ve 2 sayfalık isim listesinin etkisi olmuştu. Özellikle fotoğraflarda kime ait olduğu belli olmayan silahların MHP'den çıkmış gibi gösterilmesi planlı olarak yapılan bir aldatmacaydı.
12 Eylül döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan Recep Ergun bile kendisine bağlı olan Nurettin Soyer'in tamamen MHP ve ülkücüler aleyhine yapmış olduğu faaliyetlerden rahatsızlığını ve MHP ile ilgili yapılan illegal ııygulamaların perde arkasını şöyle anlatıyor:
"Siyasi partiler hakkında soruşturma açılması için emir verme yetkim yoktu.
12 Eylül günü, talî bölge sıkıyönetim komutanlığı yapan bir general telefon ederek Bahçelievler'deki MHP Gençlik Kolları Genel Merkezi'nin alt katının hastane olarak kullanıldığını Adlî Müşavirliğe bildirdi. Belirtilen adrese bir savcı gönderilmesi istenmiş, ancak Başsavcı Nurettin Soyer "kanunsuz olarak, MHP Genel Merkezi'ni aramış."
Emekli Orgeneral Recep Ergun daha sonra Sıkıyönetim Tali Bölge Komutanlığı yapan Korgeneral'le konuştum bana böyle bir telefondan haberi olmadığını, Bahçelievler semtini de çok iyi aradıklarını, böyle bir hastanenin bulunmadığının kesin olduğunu bildirerek, "Burada çeşitli ihtimaller akla geliyor. Belki de Nurettin Soyer, kendisi Korgeneral adına telefon edip mizansen hazırlamış ve ihbarda bulunmuştu" dedi.
"10 Ekim 1980 tarihine kadar Sıkıyönetim Komutanlıklarının 1402 sayılı kanıın gereği siyasi partiler hakkında soruşturma açma yetkisi yoktu. 12 Eylül'de Talî Bölge Komutanlığı, telefonla Adli Müşavirliği arayarak, "Bahçelievler'de, MHP Gençlik Kolları binası içerisinde tedavi gören insanlar var, bir savcı gelsin burayı incelesin ihbarında bulundu.
Bu ihbar üzerine bahsedilen yere bir savcı gönderilmesi istendi. Savcı arkadaşımız, dediğimiz yeri bırakıp gitmiş MHP Genel Merkezi'ne el koyup, aramış, üstelik yetkisi olmadığı halde, Bizim MHP Genel Merkezi'ne gittiğinden haberimiz yoktu. Söylediğimiz yer asla MHP Genel Merkezi değildi."
"Savcılık yeddiemininde bulunan 30 kadar silah kaybolmuştu. Suç unsuruydu aynı zamanda bunlar. Nurettin Soyer, bu 30 tabancayı kaybetti. Müfettiş istedim, geldi, ne yaptı bilemiyorum. Galiba hiç birşey yapmadı. Ama ben mecburum bunu gerekli mercilere intikal ettirmeye. Zira bu 30 silah olaylardan gelmişti, suç deliliydi. Hepsi kayıp oldu, Nurettin Soyer'in sorumluluğundaydı bu silahlar. Kayboldular. Bütün silahlar sol örgütlerden toplanmıştı."
Daha ne kadar yalanlar çıkacak bilmiyorum ama bir laf vardır, "Deveye boynun niye eğri demişler de, nerem doğru ki demiş"... Nurettin Soyer'in iddialarında hiçbir düzgün, doğru ifade yoktur. Bakın size şöyle anlatayım: "12 Eylül sabahı şifahi emir aldım. MHP parti merkezini araştırınaya gittim." diyor. Şimdi değil 12 Eylül sabahı, 10 Ekim'e kadar sıkıyönetim komutanlıklarının 1402 sayılı kanun gereği siyasi partiler hakkında soruşturma açmaya yetkisi yoktur. Biraz da, tahmin ederim ki, bu kişinin yaptığı baskı sonucu 10 Ekim'de bu kanun çıkmıştır. (Emrivaki sonııcu). Zira sıkıyönetimin esprisinde parti yoktur. Ne yapılmıştır, siyasi partilerin faaliyetleri durdurulmuştur, hukuki varlıkları devam ediyordu; parti başkanları vardı, Genel İdare Kurulu vardı, feshedilme olayı hele hiç yoktu. Feshedilme olayı bir, iki sene sonra olmuştur. 12 Eylül'den 10 Ekim'e kadar, kanuni düzene göre siyasi partiler hakkında kanuni işlem yapmaya tek yetkili Anayasa Mahkemesi ve Cumhuriyet Başsavcısıydı. Eğer ben, bırakın aklı başında olmayı, cinnet dahi geçirip de böyle bir emir versem, kendisinin bir hukukçu olarak "Aman efendim bu bizim yetkimiz dışı, ben nasıl giderim, ben nasıl btı işi yaparım" demesi gerekir. O çok öğündüğü "ben çok müstakil bir hakimim, ben burnumdan kıl aldırmam" diyen bu adamın, böyle emir alması durumunda karşı çıkması gerekirdi. Kaldı ki, tersine konuşuyor şimdi, "Ben ısrarla yazılı emir istedim, bana vermedi" diyor. Bir kere Cumhuriyet savcısının bana soruşturma emri ver diye gelip komutanı zorlaması veyahut bir askeri savcının zorlaması kanunlara aykırıdır. Sıkıyönetim komutanının yetkisi dışardan gördüğünüz gibi, büyük değildir. Yetkisi herhangi bir suç olayını görünce "Burada bir suç görüyorum bakar mısınız?" diyerek bir ihbar, bir ikaz yazısı göndermesidir. Savcı bunu ister kullanır, ister kullanmaz, kullanmazsa niye kullanmadın demeye dahi benim kanuni hakkım yoktur.
Daha o devirde bir suç içinde olduğunu itiraf ediyor. Ve ben şaşırıyorum, bilmiyor farkında değil, yaptığı suçu konuşuyor diyorum ben...
O dönemde binbir meselem vardı adli müşavirim bunun manasız olduğunu (kanuna aykırı olduğunu) bildiği için bana onun tarafından yapılmış bir yazılı müracaat göndermemiş olabilir. Çünkü yazılar benim önüme gelmez. Onun yazdığı yazılar yanımda bulunan yakası terazili, ondan daha seçkin hakimler kadrosunun önüne gelir. Bana hukuki yolları gösteren kadromun... Benim kadrom okumuştur onun vazılarını belki de bir tarafa koymuştur, böyle birşey olmaz diye... Ve bana göstermemiştir, zira ben böyle bir yazı görmedim. Kesin biliyorum, zaten kanun gereği böyle bir istekte bulunamaz.
Üç sene beraber olmamıza rağmen ben bu arkadaşı üç defa ya gördüm ya görmedim. Çünkü kanunlarımız çok açıktır, yalnız ayda bir defa mahkemelerin seyri hakkında savcılar heyetinden bilgi alırım ve benden bir istekleri var mı, benim yapacağım eksik kalmış bir hizmet var mı bunu sorarım. Hiçbir zaman özel olarak Nurettin Soyer ile görüşmedim ve yanıma dahi çağırmadım. Bakın size enteresan bir hadise anlatayım. Şu anda vazifeli bir korgeneral arkadaşım (12 Eylül'de Tali Bölge Komutanı idi) telefonla sanırım adli müşavirimi aradı ve "Efendim, Bahçelievler'de MHP Gençlik Kolları binası içerisinde tedavi gören, burası hastane olmadığı halde tedavi gören insanlar var, bir savcı gelsin bunu incelesin" ihbarında bulundu. Adli müşavirime, "Söyleyin, başsavcıya, oraya bir savcı göndersin bakalım, olay neymiş baksın" dedim. Olay budur.
- Bu soruşturma olayı değildi, daha önceki bir zamanda silahlı çatışmalar yapmış ve hastaneyi hizmete sokmuş insanlar varsa, belki suçlu buluruz diye oraya savcı gitsin baksın dedim. Yalnız savcı arkadaşımızı Nurettin Soyer, dediğimiz yeri bırakıp, gitmiş MHP Genel Merkezine ve MHP Genel Merkezi'ne el koyup, aramış. Üstelik yetkisi olmadığı halde. Ve bizim MHP Genel Merkezine gittiği konusunda hiçbir bilgimiz yok. Söylediğimiz yer MHP Genel Merkezi asla değildi.
"Adli müşavirime telefon açarak yaralıların tedavi edildiği konusunda ihbarda bulunan korgeneral arkadaşımla telefonla görüştüm. Kendisinin bıı konuda hiçbir ihbarda bulunmadığını ve kastedilen bölgede çok iyi incelemeler yaptıklarını belirterek o bölgede, o tarihte hiçbir yaralının gizli tedavi görmediğini açıkladı. Burada çeşitli ihtimaller akla geliyor. Belki de Nurettin Soyer, kendisi korgeneral adına telefon açıp mizansen hazırlamış ve ihbarda bulunmuştur.
Bu olay, bir ay sonra ancak olabilirdi. Zira AP ve CHP'nin binalarının araştırılması Ekim'de, o kanun çıktıktan sonra, Ekim sonu, Kasım başında yapılmıştır. Nurettin Soyer ile karşı karşıya gelmedik ki, bana diğer partileri de araştırmak gerektiğini söyleyebilsin. Böyle birşey yok. Bunun şahitleri var. Şu konııştııklarımın hepsinin şahitleri de, evrakı da var...
- Nıırettin Soyer'in MHP Genel Merkezi'nde araştırma yapması kanuna aykırıdır.
- MHP'nin aranması sırasında Alparslan Türkeş'in kasasından çıkan belgeleri gördüğüm iddiası, hilaf-ı hakikattır... Ertesi gün (MHP Genel Merkezi'nin arandığı gecenin ertesi günü) Genelkurmay'dan çağırdılar. Gittim baktım Nurettin Soyer orada oturuyor. Beni görmedi ve bana değil oradaki bazı yetkililere, "Büyük suçlar tesbit ettim, soruşturma açacağım" diyordu. Bana döndüler, soruşturma emri verecek misin dediler. Kanuni olarak bu emri vermeye yetkim yok dedim. Bu konu, kanuni olarak beni ilgilendirmez. Bu konu 1402'ye girmez. Bu konu siyasi parti konusudıır, siyasi partiye ait kanun dışı işlemleri benim takip etmem için ya 1402 sayılı kanunun değişmesi lazım veya bu arkadaşın Cumhuriyet Başsavcısı'na evrakını vermesi lazım, zira şu andaki kanun bunu gerektiriyor dedim. Ben bunu söyleyince Nurettin Soyer'in tepkisi, "Ben bunu yaparım" şeklinde oldu. "Bana göre yapamazsın" dedim ve çıktım.
- Kanun gereği şifahi emir dahi vermeye yetkim yoktu."(2)
Savcı Nurettin Soyer'in nasıl bir zihniyete sahip olduğunu, Soyer'in ölümünden sonra "Nurettin Soyer Öldü" başlıklı bir yazıyı kaleme alan, kendisi de MHP Genel Merkezi'nin basıldığı saatlerde orada olan Gençlik Kolları mensuplarından Osman Yurt bakın neler söylüyor:
"Her fani gibi o da ölecekti, Bu ölüme sevinmek veya üzülmek değil, ismi etrafındaki sisi aralamak için, yazmaya değer.
Soyer herhangi bir askeri savcı değildi. 12 Eylül darbesi yapıldığında 4. Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Başsavcılığı görevini yürütüyordu. Yeni nesiller bu ismi pek tanımasa da, dönemin acılarını yaşayanların hafızalarında silinmez izlerle kazınmış bir isimdir. Albay, Askeri Savcı Nurettin Soyer.
12 Mart 1971 Muhtırası'nda tasfiye edilen 9 Martçı, Baasçı YON Grubu'nun 28 Şubat sürecine kadar bir insiyatiflerinin bulunmadığı zannedilir. Bu büyük bir yanılgıdır. Y0N Grubu ordudaki varlığını her zaman güçlü bir şekilde korumuştur 12 Eylül döneminde bu grup MHP'ye karşı operasyonu yürütmüştü. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer ve Savcı Soyer, bu grup adına ön plana çıkan isimler oldular. 12 Eylül yapıldığında Özer, Sıkıyönetim Komutanlığı'nı bırakmıştı. Genelkurmay'da idi. Soyer Başsavcılık görevine devam ediyordu. İhtilalden çok önceleri MHP'ye karşı özel çalışma yapan, asker, istihbaratçı, polis ve sivillerden oluşan bir grubun varlığı biliniyordu. Nitekim, bu grubun elemanlığını yapan Hicabi Koçyiğit bildiklerini anlatmıştı ve bu anlatımı içeren kaset bizzat Türkeş Bey tarafından notere konuşulmuştu. 12 Eylül gecesi, daha ihtilal başlamadan MHP Gene1 Merkezi'nin, elektrikleri kesilmek suretiyle basılmasının gerisinde bu grup vardı. Daha sonra Soyer'in emrinde, savcılık polisleri olarak görev yapacak olan ve işkence/sorgu yaptıkları yer olan C-5 ismi ile tanınan polis timi de bıı grubun üyelerinden oluşmuştu. Daha sonra Konsey'den ödül alacak bu işkenceciler önlerine gelen hemen bütün MHP'lileri kinle işkencelerden geçirdiler.
12 Eylül gecesi MHP Genel Merkezi'nde gözaltına alınan 8 kişi arasında bu satırların yazarı da vardı. Darbenin ilk günü, Türkeş Bey teslim olmamış olduğu için sanıyorıız. (Genel Merkez'in yan tarafından ve iç kısımdan az miktarda olmak üzere silah ele geçmişti.), bu sekiz kişi Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden serbest bırakıldılar. Serbest bırakan emniyetçiler, sorumluluğu atmak için, Albay'ın emri olduğunu söylüyorlardı. İhtilal saatinden önce MHP'nin basılması, daha sonra haklarında gıyabi tutuklama kararı verilecek olan sekiz kişinin, Türkeş Bey teslim olmadığı için serbest bırakılması emrinin Savcı Soyer'den geldiği anlaşılacaktı.
Soyer'in Konsey'le arasından su sızmazdı. Emrindeki bir komiser, MHP çevrelerinden iki gençten (Süleyman Baydili ve Teoman Akyar) yüksek miktarda para istemişti. Pek bir şeyle ilgileri olmayan, yeni iş yapmaya çalışan, ödemeleri mümkün olmayan para istenen bu şahıslar konuyu Merkez Komutanlığı'na götürmüşlerdi. Merkez Komutanı da Ankara Emniyet Müdürlüğüne havale etmişti. Ankara Emniyeti, komiseri, aracı kullandığı şahsın bürosunda, tehdit ettiği şahıslardan aldığı paralarla yakalamıştı. Komiser Emniyete götürüldü. Hava gerildi. Albay Savcı Soyer devreye girdi. Konsey soruşturmayı Soyer'in emrine verdi. Soyer de, mağdur iki genci suçlayarak, üç gün boyunca sorguladı. Komiseri kurtardılar Yalnız C-5'den uzaklaştırıldı. Komiserin yaptığını herkes biliyordu, inanıyordu. Bu sebeple savcılık ekibinde görev yapmasına izin vermediler. Bir süre açıkta bekletildikten sonra, başka bir yerde göreve döndürdüler. Soyer güçlü idi. Adamını korumuştu.
Şimdi Soyer de öldü. Bu dünyada hesap vermedi. Öbür dünyada verebilecek mi, bakalım."(3)
(1) Sezgin, Ferruh, Sistem'in Intikamı, Yeni Düşünce Yay, Ankara 1990, s. 19-21.
(2) Anadol, Cemal, Alparslan Türkeş Olayar Belgeler Hatıralar ve MHP, Burak Yay., Istanbul 1995, s. 135-140.
(3) Gündüz Gazetesi, 3 Ekinı 1998.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 10:00   #6
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
MHP GENEL MERKEZİ'Nİ ARAYAN MARKSİST POL-DER'Lİ POLİSLERİN GERÇEK YÜZÜ
Milliyetçi Hareket Partisi'ni 12 Eylül gecesi arayan asker, polis karışımı timlerin içerisinde MHP ve ülkücüler tarafindan çok iyi tanınan 1978-80 döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı bünyesinde yer alan Pol-Der'li timlerin başı Zeki Kaman ve Dürüst Oktay da o gün illegal bir şekilde MHP Genel Merkezini talan eden kişiler arasındaydı. Necmettin Esen komutasında emniyet mensuplarının MHP Genel Merkezi'ne gelerek arama işlemleri yaptığı saatlerde başkomiser Zeki Kaman ve komiser Dürüst Oktay da oradaydı. Hatta bu her iki Pol-Der mensubu aşırı sol örgütlerin üyesi olan polis memurları o gün parti binasında bulunan 8 ülkücü genci gece binada tutup ertesi gün emniyete götürüp sorgulamışlardı. Hatta bu gençlerin Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde ifadelerini alırlarken, "Çocuklar, bu silahlar size ait değil mi?" dedikten sonra silahları kabul etmeyen ülkücü gençleri işkenceden geçirip zorla silahlarla ilgili üzerlerine suç yüklemek istemişlerdi. Savcılıkta serbest bırakıIan bu gençler daha sonra haklarında gıyabi tevfik kararı çıkarılarak, yıllarca Mamak hücrelerinde yatmak zorunda kalacaklardı. Peki bu Zeki Kaman kimdir? 12 Eylül sonrası yakalanan TKP adlı Rus uşağı örgüt mensupları mahkemedeki ifadelerinde Zeki Kaman'ı TKP mensubu olarak tanıdıklarını ifade etmişlerdi. TKP'nin Sesi Radyosu için propoganda çalışmalarında kullanılan birçok dökümanların Zeki Kaman tarafından kendilerine verildiklerini ifade etmişlerdi.
Aynı zamanda Dev-Yol davasının 31 numaralı sanıklarından olan Zeki Kaman ve Dürüst Oktay hakkında Urfa'da yakalanan TKP-ML mensubu komiser muavini Ali Cangöz'ün şu ifadesine yer verildi:
"Ankara merkezinde komiser olarak görev yapar. Kendisi TKP mensubıı olup, TKP'nin önemli elemanlarından biridir."(4)
MHP lideri Alparslan Türkeş 12 Eylül mahkemelerinde yapmış olduğu savunmasında Zeki Kaman ile ilgili şunları söylüyor:
"Bu Zeki Kaman kimdir? Bu Zeki Kaman jandarma alayından, jandarma alayının gizli dosyalarından çok gizli evrakı alarak Dev-Yol mensuplarına vermiş olan kişidir. Böyle bir kişidir. Bu kişiyi savcılık bizim davada sanıklara işkence yapmak, tahkikat yapmakla da görevlendirmiştir ve bunlar 12 Eylül akşamı da Genel Merkez'e gelmişler, daha savcılar heyeti sabahleyin arama yapmadan önce Genel Merkez'de arama yapmışlar, orada buldukları gençleri almışlar, götürmüşler, ortalığı karıştırmışlardır."(5)
O gün MHP Genel Merkezi'ni arayan Serdar Akyaza ve Necmettin Esen'in arama ile ilgili tutanaklarında Zeki Kaman ve Dürüst Oktay'ın ismine rastlanmaması da olayın ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Bu şahısların hiçbir yetkileri olmadığı halde MHP Genel Merkezi'nde ne işleri vardı!? Bunlara dönemin Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun da, "emir vermedim" dediği halde bu işkenceci cellatları, ülkücü düşmanlarını hangi güç MHP Genel Merkezi'nin aranmasından tutun, 12 Eylül sonrası Mamak'ta C-5 adıyla yüzlerce ülkücü gencin işkenceden geçirildiği işkence merkezlerinde sorumluluk verdi. Elbette Soyer'lerin, Kaman'ların, Oktay'ların arkasındaki güç 5'li cunta yani Konsey'di.
(4) Anadol, Cemal, Alparslan Türkeş Olayar Belgeler Hatıralar ve MHP, Burak Yay, İstanbul 1995, s. 204.
(5) Alparslan Türkeş, SORGU, 1. Cilt, Mayaş Yay. Ankara 1982, s.65




12 EYLÜL
BAŞBUĞ'UN TESLİM OLUŞU
12 Eylül günü sabaha karşı "elektrikler kestirildikten sonro baskına uğrayan" MHP Genel Merkezi'nden arama sonrası görüntüler: Lütfen, hayal gücünüzü zorlayın ve sandalyeleri tüfek, dolap ve kasaları agır silahlar, masaları da ameliyathaneler olarak görmeye çalışın. Bunu başarabilirseniz, MHP'nin, Kenan Evren'in "Anıları"nda ifade ettiği gibi nasıl bir "şer güç" olduğunu göreceksiniz. Şayet, kendinizi ne kadar zorlayın "gerçekleri saptıramıyorsanız", MHP aleyhinde kim ne söylerse söylesin `gülün ve geçin".





cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 10:00   #7
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
12 EYLÜL DARBESİ VE BAŞBUĞ'UN GÖZALTINA ALINIŞı
11 Eylül günü Ankara'nın dörtbir yanında patlayan bombalar, asılı duran bombalı pankartlar ve her yerden yükselen silah sesleri adeta darbenin habercisiydi. O gün başta Ankara olmak üzere büyükşehirlerde korsan gösterileryapılırken, silahlı çatışmalar yaşanırken, sanki bir merkezden emir verilmişçesine emniyet güçleri ortalıktan çekilmişti. Ankara Kızılay Meydanı ara sokakları dahil Dev-Yol, TDKP ve TKP pankartlarıyla donatılmış, arada bir havai fişekler gibi bombalar patlatılıyordu. Ve işte böyle bir ortamda askerler ortaya çıkacak ve Türkiye 11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece tanklar devreye girecekti.
Herkes o günlerde fisıltı gazetesi yoluyla yayılan darbenin beklentisi içindeydi. Siyasi parti liderleri de 11 Eylül günü sağdan veya soldan kendilerine aktarılan bugün birşeyler olacak haberlerini resmi kanallardan olmasa da kendilerine yakın olan istihbaratî çevrelerden alıyorlardı. Alparslan Türkeş de, gece bir şeylerin olacağının haberini almıştı. Ama bunu teyid ettirmek için birçok çevredeki dostlarını devreye sokacaktı. Kendisine gelen bilgilerle yakından tanıdığı, devlete çalışan bazı dostları vasıtasıyla darbenin olacağını öğrenmişti. Ama yapılacak olan darbenin yönünü kestiremiyordu. Türkeş hal ve gidişi kesin bilgiye dayandırdıktan sonra, zaman yitirmeden çalışmalara başlayacaktı.
Şimdi o tarihi günü Alparslan Türkeş'in hatıralarından takip edelim:
"11 Eylül 1980 perşembe günü, Or-An'daki evimden sabah çıkıp, partiye gelerek günlük işlerle meşgul oldıım. Aslında, o tarihte kritik günler yaşıyordum. Evimi, Devlet'in üç koruması bekliyordu. Evin arka tarafı ormanlık. Oraya da özel bir elektrik direği dikip, kuvvetli bir lambayla aydınlatmaya başladılar. Parlak ışık saçan lamba, evimi ve çevreyi gece boyu aydınlatırdı.
Evdeki korumaların yanı sıra, on kişilik de yakın koruma ekibi vardı. Araba ile giderken, bir ekip önden, birisi de arkadan bizi izlerdi.
O günlerde, bir askeri müdahale olacağına dair söylentiler vardı. Bunlar, klasik söylentilerdi. Bu arada Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden bana bir bilgi intikal ediyor, evin arkasındaki ormanlık bölgede 15-20 kişilik terörist grupların dolaştığı haber veriliyordu. Bu bilgi, hem Emniyet Genel Müdürlüğü istihbaratından, hem de Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden geliyordu.
Apartman komşularımızdan Lütfü Bey isminde bir zat da, beni aynı konuda uyarıyor, orman içinde şüpheli kişiler gördüğünü söylüyordu.
O sırada hergün insanlar öldürülüyor, bizim partililer vuruluyordu. Oturduğıımuz daire, ikinci kattaydı, ama yüksek olmadığı için arkadan balkona çıkılıp, içeri girilebilinirdi. Tabii böyle bir durumda evdekiler enterne edilir, biz de anahtarla kapıyı açınca, tuzağa düşebilirdik.
İşte bütün bunları düşünerek, 11 Eylül sabahı evden çıktım. Bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınabileceğini kafamda araştırıyordum. Kısacası, kafam meşguldü...
Akşama doğru saat 7'yi geçiyordu. Özel Kalem'den, tanıdığım bir ziyaretçimin geldiği bildirildi. Kendisini kabul ettim. Tanıdığım kişi, bazı subay ve komutanların görüşme talebini getirdi. Sadece, beni mutlaka görmek istediklerini söyledi. Gelen ziyaretçimde, başkaca hiçbir bilgi yoktu.

Haberi getiren kişi, eve varış saatimi sordu, 19.30 yahut 20'de evde olabileceğimi söyledim. Benimle görüşmek isteyen subayları ve komutanları evime davet ettim.
Haberi getiren zat, odamdan ayrıldı, ben de bir süre sonra hazırlığımı yapıp, Parti Genel Merkezi'nden hareket ettim..."(6)
Türkeş evi terkettiğinde takvimler 11 Eylül 1980'i, saatler de 21.00'ı gösteriyordu. 12 Ey1ü1'e saatler kalmıştı. Ve 12 Eylül 1980, saat 04.00'da darbe gerçekleşti. Önceden kararlaştırıldığı gibi siyasi parti liderleri evlerinden alınarak gözetim altında bulundurulacaktı. Konseyin görevlendirdiği subaylar Başbakan Demirel, CHP Genel Başkanı Ecevit, MSP Genel Başkanı Erbakan ve MHP Genel Başkanı Türkeş'in evlerinden alınması için görevlendirildikleri şekilde liderleri gözetim altına aldılar. Fakat Türkeş bulunamamıştı. Türkeş'in evine giden askerler eli boş döndüler. Türkeş'in eşi kapıya gelen askerlerin Türkeş'i sormaları üzerine "Akşam üstü çıkıp gitti, nereye gittiğini bilmiyorıım." diyordu. Kapıda bekleyen koruma polisleri de nerede olduğunu bilmiyorlardı. Kendilerine Türkeş'i soran askerlere, "Akşam üstü saat 17.00 sıralarında Yaşar Okuyan'ın arabasıyla çıkıp gitti." cevabını vermişlerdi.
Güvenlik güçleri bu bilgiler üzerine Yaşar Okuyan'ın peşine düştüler. Okuyan'ın annesi Yalova'da oturuyordu. Okuyan ve arabası orada dahi arandı. Okuyan'ın annesi kapısını çalan görevlilere "Oğlun nerede?" sualine, "Oğlum buraya hiç gelmedi ki." cevabını vermişti. Türkiye'nin dört bir yanında Yaşar Okuyan'ın arabasının bulunması için her tarafa gizli telsiz emirleriyle talimatlar yağdırıldı. Fakat Yaşar Okuyan'ın arabası darbeden 20 gün sonra ancak bulunabilmişti.
Askeri yönetim üç gün süreyle Türkeş için teslim ol çağrısında bulundu. Çağrılar radyo ve televizyonda sık sık anons edildi. Türkeş ise beklemedeydi. 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, Türkeş'in bulunamayışı ile ilgili o günleri şöyle anlatıyor:
"Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan evlerinden alınmış ve uçakla kendilerinin ikametleri için ayrılan şehirlerdeki motellere götürülmüşlerdi.
Alparslan Türkeş'in gece yarısından sonra evinden çıktığı ve evin boş oldıığu haberi gelmişti.
Bu durumm Silahlı Kuvvetler içerisinden birisinin Türkeş'e haber verdiğini gösteriyordu. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı bir bildiri yayınlayarak, Türkeş'in Sıkıyönetim Komutanlığı'na teslim olmasını bildirmiş ise de, faydası olmadı.
Böyle olunca Türkeş taraftarlarının ordu içerisinde duruma hakim olacakları şeklinde dedikodular kulağıma geldi. Böyle birşeyin olması mümkün değildi. Ordunun halet-i ruhiyesini çok iyi biliyordum. Ancak Türkeş'in yakalanamaması, bizim için de kötü bir not olacaktı. Gerçi yurt içinde bir başka yere gitmiş olacağı ihtimaline karşı, bütün sıkıyönetim komutanlıklarına emir yayınlanmıştı ama, ortaya çıkmaması halinde Millî Güvenlik Konseyi'nin emirlerine karşı gelmekten, hakkında muamele yapılacağını belirtir bir bildiri yayınlanması emrini verdim.
Evren'in 12 Eylül 1980'e ait notları böyleydi. Fakat Türkeş ise gelişmeleri yakınen takip ettiğini anılarında şöyle anlatıyordu:
"Parti'den çıkıp, arka yoldan, Konya yolu üzerinden evime gidiyordum. Henüz Or-An kavşağına gelmemiştim. Yol kenarında bir askerî jip duruyordıı. Yanıbaşında bulunan subaylardan birisi, bizim konvoyu farketmiş ki; işaret verip, otomobilimizi durdurdu. Kendilerini tanıyordum.
Ankara-Konya karayolunun Gölbaşı'na yakın bir bölgesinde bulunuyorduk. Normal, şehirlerarası trafik akıyordu. O tarihte, bu bölgede, şimdiki gibi yapılanma yoktu. Adeta bir dağbaşını andırıyordu.
Subay arkadaşlar, otomobilime doğru yaklaştılar, şoförüm ve korumam arabadan indi, onlar bindiler. Baktım, kolumdaki saat 20.00'ı gösteriyordu. İçlerinden biri, aynen şunu söyledi:
"- Komutanım, Evren bu akşam ihtilal yapacak!"
Havaya, akşam karanlığı çökmüştü. Günlerdir, bıı gibi haberler konuşıılduğu için bu son bilgileri biraz şüphe ile karşıladım. Tam da inanmak istemedim. Buna benzer haberler, yine muvazzaf subaylar tarafından getirilmişti. O haberler de, Kuvvet Komutanları'nın, yönetime el koyacakları şeklindeydi.
Aslında, her gelene inanmayı uygun bulmuyordum. Çünkü gelen, görevli birisi olabilirdi. Bu gibi haber getirenleri sadece dinliyordum. Nitekim, yolumu kesen subayları da dinledim, kendilerine, "Peki, hayırlı olur inşaallah" deyip, yoluma devam ettim."
EVİ TERKEDİYORUZ
"Eve gelince, her ihtimali değerlendirdim. Aslında, son bilgiyi veren üç subayı yakından tanıyordum. Kendileri, bize gelirlerdi. Arada bir görüşürdüm. Kendilerine güveniyordum, fakat ihtiyatı da elden bırakmıyordum. Onlarda da, zaten detaylı bilgi yoktu.
Üniformalı vaziyettelerdi. Belli ki, kıt'alarından çıkmış, bu haberi ulaştırmanın telaşını yaşıyorlardı. Bilgileri, kulaktan dolmaydı. Yani, ikinci el bilgilerdi.
Hemen eşim Hanımefendi'ye konuyu açtım. Telaşlanmamasını istedim. Kısa zamanda evi terketmemizin iyi olacağını belirttim. Kızım Ayyüce henüz 2.5, oğlum Ahmet ise 1.5 yaşındaydı. Onları, annesinin evine gönderip, ben de evden ayrılacaktım. Eşimin anneleri, Ankara'da oturuyordu. Onları toparlayıp, hemen gönderdim. Eşimi gönderirken, kendisine şunları söyledim:
- "Siz, annenize gidin. Askerî bir müdahale de olabilir. Birkaç gündür arkadaki ormanda terörist gruplann dolaştığına dair haberler de geliyor. Askeri bir hareketse, yine intizam içinde olan bir harekettir. Ondan pek endişe duymamamız gerekir. Ama, başka karışık şeyler de olabilir. O bakımdan hemen evi terkedelim."
Eşim ve çocuklarımı gönderdikten sonra İstanbul Milletvekilimiz Turan Koçal ve Yaşar Okuyan'ı telefonla eve davet ettim. Onlar, hemen geldiler. Durumu kendilerine anlattım. Kendileri de evi derhal terketmemiz gerektiğini belirttiler.
Yakın korumalarımı daha önce istirahate göndermiştim. Eşim ve çocuklarım da gitmişti. Yaşar Okuyan'ın otomobiline binip, Or-An'daki evimizden ayrıldık. Binanın dışındaki korumalar herşeyden habersiz, görevlerini sürdürüyorlardı..."(7)
(6) Turgııt, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., İstanbııl 1995, s. 435.
(7) Turgut, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., Istanbul 7995, s. 436-437.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 10:01   #8
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
BAŞBUĞ NEREDE?
Darbeyi haber alan Türkeş, arkadaşlarıyla bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra yanında İstanbul milletvekili Turan Koçal ve Genel Sekreter Yardımcısı Yaşar Okuyan'la, Okuyan'ın Ankara Bahçelievler, 3. cadde. 84 nolu apartmandaki dairesinde 12 Eylül gecesindeki gelişmeleri takip edeceklerdi. Türkeş ihtilalin açıkça ilan edileceği saate kadar kendisine yakın kanallardan darbe ile ilgili gelişmeleri saat saat alıyordu. Ama hiyerarşik yapılanmaya uygun bir şekilde yapılan darbenin hangi noktada olduğunu tesbit etmekte zorlanıyordu. Okuyan'ın evine daha sonra MHP gençlik kolları eski genel başkanları Ramiz Ongun, Türkmen Onur, Mustafa Mit, genel idare kurulu üyesi Ahmet Ayan ve oğlu Tuğrul Türkeş geleceklerdi.
Burada yapılan çeşitli değerlendirmelerde Türkeş gelişmelerin izlenmesinden yanaydı. "Ne olacağını tam bilmiyorum. Ordu kışladan çıkınca kimin ne zaman ne yapacağı belli olmaz" diyordu. "İhtilalden geliyorum ben, herkes birbirini kollar. Ama Sol bir cunta bu hareketten sıyrılabilir, bunun için beklemek gerekir" düşüncesindeydi. Bazı üst düzey MHP'liler, "darbenin kimin tarafindan yapıldığı belli değil, isterseniZ yurt dışına çıkın, böylesi hareket için daha hayırlı olur" diyordu. Fakat Türkeş, arkadaşlarıyla bu kanaati paylaşmıyordu. İhtilalin hiyerarşi içinde yapılacağını, komünist bir ihtilalin gerçekleşemeyeceğini düşünüyordu. Dışarıya çıkmanın hareket mensupları üzerinde iyi bir tesir bırakmayacağını da iyi biliyordu. Çünkü bunun adı bir kaçış yoluydu. Türkeş gibi nice badirelerden geçmiş bir lidere darbenin şekli, şemali ne olursa olsun yurt dışına çıkmak yakışmazdı.
Türkeş anlatmaya devam ediyor:
"Partimizin Genel Merkezi, Bahçelievler semtindeydi. Ayrıca, arkadaşlarmızı Turan Koçal ve Yaşar Okuyan da o semtte oturuyorlardı. Bu arada, bazı arkadaşlarımızın öldürüleceği ihbarları geldi. Bunun üzerine Sadi Somuncuoğlu da Bahçelievler'e taşınmıştı. Yani, arkadaşlarımızı o bölgeye getirip, yerleştirmiştik. Onların evlerini gözetleyip, korumaya çalışıyorduk.
Yaşar Okuyan'ın evinde otururken, Gençlik Kolları Genel Başkanı ve Ülkücü Teşkilat'la ilgili olan gençleri de aratıp, oraya çağırttım. Kendilerine, askeri harekattan bahsettim. "Dikkatli olun, kanunlara aykırı herhangi bir harekette bulunmayın, bir kışkırtma ve provokasyon olabilir, kat'iyyen böyle şeylere bulaşmayın", dedim.
Turan Koçal ve Yaşar Okuyan'ın evini terketmeden önce, bir öneriyi tartıştık. Demetevler'in ilerisinde, Karşıyaka Mezarlığı'na yakın yerde bulunan İvedik Köyü'ne gitmem düşünülüyordu. Köyün çevresinde küçük bir çiftlik vardı. 12-15 dönümlük falan. Oradan yararlanabiliriz, denildi. Bunu ben benimsedim. "Hemen gidelim" dedim. Kendilerine birkaç defa talimat verdim, yani teklifte bulundum. Onlar, bu teklifimden çekindiler, pek rahatsızlık duydular."(8)
Daha sonra Türkeş'in şehir içinde kalması kararlaştırıldı. Fakat nerede kalacaktı? Gidilecek evin güvenilir olması için şu özellikler aranmıştı:
1. Ev sahibi bize yakın olmalı.
2. Parti'de kayıtlı ve görevli bulunmamalı.
3. Dikkat çeken bir kişiliği olmamalı.
4. Üst düzey bir konumu bulunmamalı.
5. Mütevazi bir yaşantının sahibi olmalı.(9)
Bunun üzerine devreye Yaşar Okuyan girerek, Gazi Üniversitesi'nde o günlerde bir akademisyen olan MHP hareketine sempati duyan Halil Şıvgın isimli arkadaşını söylemişti. Bu isim başta Türkeş olmak üzere herkes tarafından kabul görünce Yaşar Okuyan Halil Şıvgın'ı arayarak gelişmeleri özetledikten sonra; "Başbu'ğ sizin eve getiriyoruz" dedi. Daha sonra Türkeş'in teslim olduğu tarihe kadar peşinden ayrılmayan partili gençler Türkeş'in evden çıkacağı haberinin gelmesi üzerine çevreyi kontrol ederek herhangi bir anormal durumun olup-olmadığına baktıktan sonra Türkeş, Yaşar Okuyan'ın Murat 06 RD 437 plaka numaralı Murat 131 markalı otomobiline binerek yola çıktı. Önde Türkeş, arkada Ramiz Ongun, Türkmen Onur ve Ahmet Hamdi Ayan yer almıştı. Arabayı Yaşar Okuyan kullanıyordu. Bahçelievler semtinden Gaziosmanpaşa'ya gidilecekti. Türkeş belirtilen adreste arabadan inerek beraberindekilerle misafir olarak 3 gün saklanacağı Halil Şıvgın'ın oturduğu daireye çıktılar. Ve Türkeş'i kapıda gören ev sahipleri şaşırmıştı. Çünkü gelen sıradan biri değil, MHP lideri Alparslan Türkeş'ti.
Daha sonraki gelişmeleri Türkeş şöyle anlatıyordu:
"Sahibini, daha önceden tanıdığım eve ulaştım. Beni getiren arkadaşlarım hemen geri döndüler. Onlar da, başlarının çaresine bakacaklardı. Evin ışıkları yanıyordu. Radyo açıktı, televizyon yayını bitmişti. Geç vakit biraz uyuyarak istiharat ettim.
Hiç telefon kullanmadım. Ertesi sabah, askerlerin ülke yönetimine el koydukları haberi geldi. 12 Eylül'ü de orada geçirdim. 13 Eylül Cumartesi günü Ankara Sıkıyönetim Komutanı ve Genelkurmay, benim teslim olmam için anonslara başladılar. Radyo ve televizyondan çağrı yapıyorlardı.
Ben, misafir kaldığım evden İvedik Köyü'ne gitmek için ısrar ediyordum. Arkadaşlarım da bana şunu söylüyorlardı: "Üç lideri, subaylar için kurulmuş, yazlık dinlenme kamplarına gönderdiler. Liderlere karşı çok saygılı bir davranış gösteriyorlardı. Yakın zamanda hepsinin serbest bırakılacağı söyleniyor. Teslim olsanız, iyi olur. Kenan Paşa da, iki günden beri yaptığı konuşmalarda hep sizin ileri sürdüğünüz görüşleri işliyor."
Ben, arkadaşlarıma şu karşılığı verdim:
- "Benim tecrübelerim var. Bu ihtilaller, darbeler, başlangıçta böyle yumuşak görünüşlü olur. Ama sonra gidişi değişir, sertleşir. Çok tedbirli olmamız lazım. O çiftliğe gidelim bir defa. Orası daha emniyetli. Oradan birçok yerde, birçok arkadaşımızla daha kolay temas kurabiliriz. Durumu oradan daha rahat takip ederiz."
Baktım, onlarda bir korku, bir çekinme hasıl olmuş. Onlar da bu çekinmeyi gördükten sonra, kendi kendime düşündüm, teslim olmaya karar verdim.
Misafir kaldığım evde görüştüğüm kişiler, beni buraya getiren arkadaşlarımın dışında olan şahıslardı. Ben, köye gitmekte ısrar edersem, bunların ağzından bir söz kaçabilir diye düşündüm. Çünkü, bir baskınla yakalanmayı riskli gördüm. Bu şartlar altında en iyisi ben kendim başvurayım, teslim olayım, diye düşündüm. Zaten, benim evim 500 metre ilerdeydi."(10)
(8) Turgut, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., İstanbul 1995, s. 439-440.
(9) Turgut, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., İstanbul 1995, s. 440.
(10) Turgut, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., İstanbul 1995,s 441.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 10:01   #9
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
BAŞBUĞ'UN TESLİM OLUŞU
Alparslan Türkeş, 3 gün saklandığı Kader Sokak'taki evden teslim olmaya karar vermişti. Kendisiyle sürekli temasta bulunan o evde saklandığını bilen 5 kişiden biri olan oğlu Tuğrul Türkeş'e teslim olacağını, yanına gelmesini istemişti.
Türkeş, teslim olmaya karar verdikten sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:
"Ev sahiplerine teşekkür ederek ayrıldım. Yanımda el çantam vardı. İçinde kişisel eşyalarımla birlikte Kur'an-ı Kerim'im bulıınuyordu. Şafak henüz sökmemişti. Saat zannederim 4 civarındaydı. Misafir kaldığım evden çıktım, yalnız başıma yürümeye başladım. 500-600 metrelik bir yürüyüş mesafesi vardı.
Yolda hiç kimse, in-cin yoktu. Sokağa çıkma yasağı devam ediyordu. Apartmana girdim, üçüncü kattaki daireme çıktım. Saat 5 civarında telefonla Genelkurmay Karargahı'nı ve Sıkıyönetim'i aradım. Muhatap bulamıyordum. Bıı iki yerin telefonlarını sık sık çevirdim. Saat 7 sıralarında nihayet bir Kurmay Albay karşıma çıktı. Kendisine şunları söyledim:
"Ben Alparslan Türkeş. MHP Genel Başkanı'yım. Ben buradayım, evimdeyim. Beni, eğer Askeri Yönetim almak istiyorsa, burada hazırım, beni gelin alın."
"Peki" dedi. "Şimdi ekip gönderiyorum". Biraz sonra baktım, bir askeri binek otomobili ve önünde de iki tane jip. İnzibat erleri var, silahlı erler var, şimdi ismini hatırlayamadığım çok muhterem bir albay, yanında bir yüzbaşı olduğu halde saygılı bir biçimde geldiler. Zaten, ben de onları gözlüyordum. Pencereden takip ediyordum. Çantamı yanıma alıp, onlar gelmeden önce evden çıktım. Kapıda kendilerini karşıladım. Beni arabalarına aldılar. Etimesgut Askeri Havaaalanı'na doğru hareket ettik."(11)
15 Eylül sabahı teslim olan Türkeş, sabahın erken saatlerinde İzmir'e doğru yola çıkarılıyordu. Türkeş, Etimesgut Askerî Havaalanı'ndan C-47 tipi bir uçağa bindirilip, İzmir Çiğli Havalimanına getirildi. Oradan da bir askeri helikoptere aktarma yapılıp, Uzunada'ya götürüldü. Burası deniz kuvvetlerinin dinlenme tesisiydi. Bu yerin konuklarından biri de Necmettin Erbakan'dı. Türkeş, bıırada 25 gün kaldıktan sonra Ankara'dan gelen bir emirle İzmir'den Ankara Mamak Sıkıyönetim Savcılığı'na getirildi. Burada Sıkıyönetim Başsavcısı ülkücü düşmanı Nurettin Soyer tarafından saatlerce sorgulandı. Hatta Pol-Der'li çetelerin önde gelen isimlerinden 12 Eylül baskınını yapan asker, sivil karışımı özel timin arasında bulunan Mamak C-5'de yüzlerce ülkücüyü işkencelerden geçiren ekipten biri olan Dürüst Oktay ile de karşılaşmış, Oktay bıırada Alparslan Türkeş'i tahrik edercesine edepsizce davranışlarda bulunmuştu.
Türkeş, Sıkıyönetim Askeri Savcılığındaki ifadesinden sonra tutuklanıp, tam 4 yıl, 7 ay, 25 gün tutuklu kaldı. 7 Nisan 1985'de tahliye edildi.
(11) Turgut, Hulusi, Şahinlerin Dansı, ABC Yay., İstanbul 1995,s 441. s. 442-443.
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 10:02   #10
cCc_ÇATLI_cCc
Binbaşı
 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 23
Mesajlar: 2.310
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
TARİH... 19.AĞUSTOS.1981
ASKERİ DARBECİLERİN, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ YARGILAMAYA BAŞLADIKLARI GÜN

SUÇLANAN: MHP VE ÜLKÜCÜ YAN KURULUŞLAR
SUÇ: Anayasal düzenin, Cumhuriyetçilik ve demokrasi prensiplerine aykırı olarak, devletin tek bir kişi tarafından yönetilmesi amacına yönelik değiştirilmesine zor yoluyla kalkışmak;
Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlandırarak toplu kıyıma yönlendirmek, toplu kıyıma neden olmak, bu cürümlere katılmak; TCK'nın 149. ve 146. maddelerinde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet oluşturmak"
SUÇLAYAN: Ankara, Çankırı, Kastamonu İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı
İDDİANAME TARİHİ: 29 Nisan 1981 ......
Milliyetçi Hareket Partisini ve Ülkücü Kuruluşları "Faşist Devlet Düzeni Kurmak İstiyorlar" diye suçlayan, askeri diktatörler, hazırlattıkları bu idianame ile Başbuğ dahil 220 Ülkücünün kellesini istemişlerdi...
İşte iddianameyi hazırlayanlar, C-5'te Ülkücülere işkence yaptıranlar...

Başsavcı: NURETTİN SOYER (Albay)
Savcı: ENİS TUNGA (Yarbay)
Savcı: ERKAN BAŞEREN (Binbaşı)
Savcı: OKAN YALÇINKAYA (Yüzbaşı)
Savcı: FAHRETTİN DEMİRAĞ (Yüzbaşı)
Savcı: NİHAT DEMİREL (Üstteğmen)
MHP GENEL MERKEZİ YÖNETİM KURULU
Alpaslan TürkeşTaha AkyolMehmet Y. ÖzbaşAgah Oktay GünerMehmet Doğanİsmet KapısızSadi SomuncuoğluAhmet H. AyanAli Fuat EyüpoğluAhmet ErYasin C. GökçekMehmet T. ŞaşmazNecati GültekinA. Turhan KoçalLüftü ÜlkümenYaşar Okuyanİhsan KabadayıFaruk DemirtolaNevzat KösoğluŞerafettin DoğanMehmet V. DevelioğluAli GürbüzSüleyman SürmenOsman ÖztekinÖmer ÇakıroğluSeyit A. ArvasiÖzcan ErgiydirenMehmet IrmakSait BilgiçVacit AkkorTahsin ÜnalServet BoraSalih M. DilekAvni ÇarsancaklıOsman AlbayrakMünir KöseoğluNecdet Şarman
EĞİTİMCİLER
Namık K. ZeybekMehmet GöktolgaHasan S. ErdemYılma DurakMehmet A. ÖzgüvenSeyfi ApaydınMuhsin YazıcıoğluAbdullah AlayHimmet KayhanSami BalÖmer H. PirimoğluRıza MüftüoğluNurettin TaşarMustafa ÖztürkHakkı DuranAbdullah Kılıç
MHP GENEL MERKEZ VE ANKARA İL GENÇLİK KOLLARI
Mustafa Mit Ahmet D. AtamanHasan H. TürerAhmet T. KömekCoşkun Akyıldızİsmail ŞimşekNecmettin KarakuşÜnal AltıparmakMehmet BiçerAbdullah PehlivanAslan AtlıÖmer KumbalAydın ErgüdenRamazan TemizHaluk Sağkaya
ÜLKÜCÜ KURULUŞLAR
Yaşar YıldırımErdem ŞenocakMehmet GökSaffet BeştepeHasan ÇağlayanAdem KaderŞahin HasgülMehmet N. BostancıNazım DoğanZeki OkunakolErol DokYusuf GökAhmet BilginAli AydoğanRecai OkmanFevzi BaşkanLütfi ŞahsuvaroğluErtuğrul AlpaslanAtila EngürMahir DağmatlarAli GözübenliAhmet AlıcılarSair SolmazNuri GedikAhmet L. KöşkerTamer AfacanAyhan ÜnalSüleyman Kıl
ADANA BÖLGESİ SANIKLARI
Galip KütükBekir BiberliRecep KüçükizsizŞahin BilgiçErol TopEren KayaMehmet F. ZorbaBayram DağlarYunus UzunHacı BayrakSelami YıldırımAta M. FilikKadir AkgöllüSalih ErciyesHamza SonerMuzaffer YıldızOsman ÖzaslanCumali Kandemirİbrahim UçarMahmut İkiyekSait KanburŞükrü IşıkSezai DurmazEray ÇaprazYahya EfeAdem EroğluSeyfi H. Atmalıoğluİrfan CepKerim Ç. NizamÖmer OrçunRıza Kıvançİrfan GülerRecai GülerRıfat KabukçuMahir PolatözNecmettin GökkayaMahir PanayırHüseyin Özmenİbrahim UzunMahmut Ş. OkuyanSefer TatlıEthem ÇelikEthem AdıyamanAli U. AkbaşVeysel MetinMiktat UzunAdnan HatipoğluHalil İ. AltınışıkAhmet ÇamAli ÇağlayanZait AkgünMuhittin ArnasMuhittin BirbiçerCabbar ÖzkurtSelim AdırSebahattin ÖzkundakçıGaffari AvcıHadi AdırKenan DeveliAli KuloğluMehmet SümerNihat AksayMehmet KaragölMehmet KutluAdnan BurgaçVeli ÇökükVeli BazSabri UsbahalıFatih R. SakızlıFahri UğurHasan KömekçiAbdullah AvcıAhmet KocaAli BademciHalil YılmazAhmet YalçınM. Ali ÖzdemirMehmet NameMustafa UygunFaruk AkkülahErtuğrul YıldızAbuzer ÇalışkanHikmet NohutMehmet A. ÖzaydınZekai İlterRamazan ErdemFaruk AndaçYılmaz TankutÖmer F. Gözükara
ANKARA BÖLGESİ SANIKLARI
Süleyman BayrakCengaver DemirelHüsnü KayaNuman AkkanatKenan TürüdüSabri C. ErdoğanOsman ÖksüzSatılmış TepecikMehmet TosunAbdülkadir YanıkAbdulkadir Taşkınİlhami ErdoğanOsman İnanNazım DelibaşÖmer TunçHakverdi SatılmışFeyyaz YüceAbdulkadir MeşerFaruk BaşerÇapar KanatHasan H. Gürer Bayram KekeçMehmet Alataş
Abidinpaşa Sanıkları
Ahmet SarıMehmet ElaslanBurhan EmuştekinEmir KuşdemirHasan AlemlioğluSerdar ÇorukŞakir DenizKenan EkinHarun ÖzgülErdal Ak
Kartaltepe Sanıkları
Ramazan Özalpİsmail BaykalOsman BaşerNazım YiğitOrhan Yalçınkaya
Ayvalı, Yükseltepe Sanıkları
Muhammed DoğanCengiz Kayaİhsan AydınCavit BökeMustafa BozanÖmer UlusalMesut DoğanKubilay Yarız
Esertepe Sanıkları
Cemal öztürkHasan H. YağmurHasan ÇiçekÖmer BozMurat YiğitErhan İşlerYaşar Ortakİsmail YakıcıSedat DurudoğanSelma ErdemTahsin YağcıGültekin GaripMehmet ÖztepeHayati SazakHüsamettin ÖzgençYavuz Kurtİsmail DemirkıranMehmet SorgunluErol GüntutmazErtan KadıErdoğan YağcıŞükrü AkyolZafer Gevişen
Gülveren Sanıkları
Nafiz TunçHasan YıldızSüleyman TürkYusuf Dede
Misket ve Şahap Gürler Sanıkları
Mustafa C. PolatMustafa KöseHüseyin AslanRamazan AkçaOsman ŞekerZiyafettin KeskinSelami UlusoySelami AsilbaşTatlı SaygılıEmrullah ParlatanFaik AslanAbidin Akyürekİbrahim GençerDavut SeyhanRasim BulutH. Mehmet CeylanAli GülserenHayrettin efeoğluZeki AygünHacı AcarArif ŞensesAdem KayabaşıSatılmış ÜnlüTalat AslanAli KazanŞükrü GündüzKadir BayıkMehmet KalfaoğluÖmer GültekinSatılmış Yalçınkaya
Topraklık, Cengiz Topel, İncesu, Ateşderesi, Seyranbağları, Akdere, Şişkindere Sanıkları
Refik TercanAdnan TamerHalil KülekçiMuhsin Çakırİsmail Yücelİkram ÇelikKadir ÇakırCemil TarakçıoğluŞevki AvşarCengiz YavuzErdoğan GüvercinRecep IşıkgölRemzi CoşkunHakkı YakışıkYavuz ÖbekçiAziz DemirelBekir İlkbaharFaruk YerliTayfun İnerArslan AkbaşÖ. Metin KuçtemurGüven SayımEray AcargilTurgut ÖzdemirSinan YerliDavut IşıkNecdet ÇakırSelim KavaklıAtilla KabakçıYahya GünaşanZekai TopuzŞaban KorkmazgözHaluk DemirYunus AlkanMuzaffer OrhanNuri Demiryürek
Hasköy Sanıkları
Recep GençHarun YükselMustafa KuşCaner ErdinçAlaattin TakmazMehmet ÇobanErdem Soğukpınar
İskitler ve Mutlu Sanıkları
Ali BaysalM. Ali TekatarOsman TektaşHasan KılıçKader TopalYücel AkbabaApdullah ÇürükMetin GökHasan YaralıMurat AkarOrhan İnanHasan SağırYakup KocamanoğluAksel KoramazKemal ÇetintaşErcüment YıldırımTalat KaraÖmer EliuygunMuhsin PolatLokman HaşlakHaydar Kılıçİsmail İnanTuran Doğan
KIRIKKALE SANIKLARI
Metin KöksalR. Cevdet YaylaAtilla AlparŞevki Köksalİsmail TekeliMuhittin KılıçarslanH. Musa YağlıHüseyin DirlikHasan ErsanlıAhmet AslanMuhittin YükselA. Asker Torunİrfan ArısanMustafa BişkinMustafa EsenRasim Ölmezİlhami AltınMikdat EvciY. İzzettin Yıldızİrfan ToptaşM. Hulusi UlusanFazıl KaygusuzRıza BozkayaHabip Güleç
BAFRA SANIKLARI
H. KurumahmutoğluMustafa GüneşD. Mehmet İnalBaha Sertkayaİrfan KömürcüoğluFevzi KeskinTurgut KaradağErol YıldızMustafa KamburKemal YalçınŞ. Köksal ArdıçMustafa GökmenEyüp AsanAdnan DemiryürekMahmut TürkerHüseyin GüngörMustafa AydınlıRecep KaplanMuzaffer DağdevirenOktay Ahızkalıİsmail İhtiyar
BALIKESİR – İZMİR BÖLGESİ SANIKLARI
A. Yakup GökçeMurat YalçınAydın GümüşAydın DoğanOsman KiremitNadir GünataBülent KaraÖmer YağdıranKemal TürkerN. Alp KoylanSadık KısırA.Kamil GönenliHüsnü UçarM. Ali MetinHalit KoyuncuDemirtaş TopaçMustafa ÖlmezH. Şenol HamaratH. Serdar TokgözMehmet AğarAlim YılmazHüseyin ToparlakYusuf AkgülTuran SarıMehmet HallaçRamazan AkgünNadir ÖzgölMüfit KırEkrem AktaşŞeref KulmaçRafet ÇelikAbdülbaki AkyüzMehmet AranRamazan ÇimenHabibullah AltıntaşNecmi UlusAli DenizkayaMustafa BasmacıAhmet UluEkrem DinçYakup BaşSıtkı ŞeremetliHasan Dinçİbrahim BaysanH. Şahin GiraySebahattin Geceİrfan BirolTahir SolaklarMurat GüneşŞevket ÇalRıfat KayaÖmer TürerHaluk KurulE. Zafer KaraboyaNafi UyanıkZafer Z. ÇubukçuErgün GürNebahattin İçözKadir GeraslanAhmet GündoğduSüleyman ÖzduranMetin Özdemirİsmail CandanMehmet TuranAli YenilmezSeyfi BayrakMahmut SönmezAli İhsan AkınalpAdil AslanSelahattin TekbıçakMuammer Azmakİbrahim BaşakAli KeskinBahri GürSelahattin BilenHüseyin BuyrukçuAbdullah Yalçınİsa BirinciHamza BirinciAhmet AydınerEmin KeçeciE. KarabudakRıdvan TelimHüseyin Karagülİrfan TezbaşaranMetin KaragözŞükrü Bacak
ERZURUM BÖLGESİ SANIKLARI
İkamettin Kayaİsmail EfeRecai KeleşTurhan SoyluSuat EzirmikCemalettin KayaFahrettin EsinSelami ÇelikNizamettin GökçeHacı KayaMücahit AydınNusret AydınSelami AvcıMustafa BayrakS. Yılmaz ÖzerdemBünyamin İmamoğluMetin HorasanM. Nuri ÖzdemirMehmet TaşMücahit TutarVeysel Dikbıyık
ERZURUM BÖLGESİ SANIKLARI
İkamettin Kayaİsmail EfeRecai KeleşTurhan SoyluSuat EzirmikCemalettin KayaFahrettin EsinSelami ÇelikNizamettin GökçeHacı KayaMücahit AydınNusret AydınSelami AvcıMustafa BayrakS. Yılmaz ÖzerdemBünyamin İmamoğluMetin HorasanM. Nuri ÖzdemirMehmet TaşMücahit TutarVeysel Dikbıyık
İSTANBUL BÖLGESİ SANIKLARI
Celal AdanAli DoğanHalil ŞahinBerker İnanoğluHüseyin BaştanAhmet Ayhanİsmail Aydın EsiOrhan Çakıroğlu
Bakırköy Sanıkları
Ş. İsmail AteşAdnan MadakYusuf Z. ArpacıkMevlüt PınarbaşıMustafa HoşgülCafer OruçAbdulsamet KarakuşAdnan KabucuOrhan GündoğduAydın EryılmazMehmet KayaEnver AteşRemzi YazganAbdullah BüyükyılmazYakup PatHalil DurmazMustafa KaplanAydoğan PehlivanMustafa VerkayaMehmet AteşAhmet ToprakVasıf AyhanM. Salih SağlamkanEşref Ş.AhmetofSuat EskicioğluOrhan MadenSalih AktıHüseyin YurdakulÖnder Yazımcıİsmet Mumcu
Üsküdar Sanıkları
Avni ArasLütfi UralBektaş Kurdiniİsmail Nairsoy
Eyüp Sanıkları
Mehmet PehlivanŞakir CoşkunSıtkı YılmazAhmet ÖztürkHüsamettin BalkızHümmet Darboğazİbrahim LarçinErol SakaryaŞükrü TürkmenOrhan AslanoğluYaşar NemrutResul ÇakırBurhan MakirDavut YüceA. E. Kürşat AtamerHalis AteşMahmut YurtsevAydın SezerKazım Bakırİhsan ÇimenRagıp AyyıldızMehmet BalAsaf KarabacakAli YeleçS. Şaban Faki
DİĞER SANIKLAR
Ahmet YalavOrhan TürkdoğanÖmer TanlakMehmet BağışŞakir ÖnemMahmut AkıllıA. Erkan BirbenSelim Kaptanoğluİrfan BüyükbaşAptullah UğurNihat ÜlkekulA.Murat PınarHüseyin Çınar
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular

Konu Konuya Son Mesajı Yazan Forum Cevaplar Son Mesaj
ATATÜRK KRONOLOJİSİ YALNIZKURT1917 Atatürk'ün İlke ve Düşünceleri 1 27.12.08 17:33
24 Ocak Kararları Ve 12 Eylül Darbesi Kürşad Serbest Siyaset Kürsüsü 1 12.09.08 14:48
SON EYLÜL, KANLI KARA 12 EYLÜL ... kursad_56 Siyasi Haberler 1 12.09.08 02:11
Ülkücü Şehitler: Eylül cCc_ÇATLI_cCc Ülkücü Şehitler 12 11.09.08 10:14
9 Eylül İzmir'imizin Kurtuluşu Kutlu Olsun! kozenir Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 3 10.09.08 00:42


Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 19:30.


Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.

© HER HAKKIMIZ SAKLIDIR ©

Düzenleyenler;

Yiğit & cCc_Bozkurt_66 & Kürşad