Go Back   Ülkü Ocakları Tartışma Forumları > Ülkücülük > Ülkücü Şehitler

. . . : : : K A Y I T O L : : : . . . Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 27.11.08, 12:03   #11 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
12 EYLÜL İHTİLALİ AKABİNDE İDAM EDİLEN ÜLKÜCÜLER

AHMET KERSE - 31.01.1983 - GaziantepALİ BÜLENT ORKAN - 13.08.1982 - AnkaraCENGİZ BAKTEMUR - 30.04.1982 - ElazığCEVDET KARAKAŞ - 04.06.1981 - ElazığFİKRİ ARIKAN - 27.03.1982 - AnkaraHALİL ESENDAĞ - 05.06.1983 - İzmirİSMET ŞAHİN - 20.08.1981 - İstanbulMUSTAFA PEHLİVANOĞLU - 07.10.1980 - AnkaraSELÇUK DURACIK - 05.06.1983 - İzmirŞEHABETTİN OVALI - 12.06.1982 - Sinop
12 EYLÜL zulmünde ;
Ankara'da Bekir Bağ, Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, isimli ülküdaşlarımız, sorgulardaki ağır işkencelerden dolayı, Hüseyin Kurumahmutoğlu isimli ülküdaşımız da Mamak zindanlarında gördüğü işkenceden dolayı şehit düşmüştür...
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:03   #12 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
ONLAR
Hayatlarını dâvâları için sebil ettiler... Tarihteki isimsiz kahramanları temsil ettiler... İnançlarına bağlı, Tûran illerine sevdalıydılar... “Türkiye” denince kalpleri bir başka çarpardı...Yüreklerinde hep vatan ve bayrak aşkı vardı...Türk’e muhabbeti İslam’a hürmet bildiler... Gönül mimarlarının rahlesinde gerçek aşkı buldular... Ve her zaman “Ülkü denen nazlı gelin”e sâdık kaldılar...

Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları hayatlarının baharında “Eylül’ü” yaşadılar... Fırtınalı yılların toz-duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şahâdet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar... Delikanlı çağında Hakk’a yürüdüler... Musalla taşına konup namazları kılınırken, “ Er kişi niyetine” tekbir alan her kişi, onların tam manâsıyla “Er kişi” olduklarını çok iyi biliyordu...

Onlar, nefretin kucağına oturmayıp, muhabbetin ocağını tüttürdüler... Ergenekon’dan yola çıkan “Oğuz Karahan nesli” olarak Mekke’nin tevhit nûrunda yıkandılar... Gece vakti batmayan güneşi, secdede buldular... Kimi zaman Yunus, kimi zaman Yavuz oldular... Onlar; fıtratlarının ve meşreplerinin gereğini yerine getirip, “Yüce dileğe doğru” yola çıktılar... “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek hedefe doğru vakur adımlarla yürüdüler... Onlar, en olumsuz şartlarda bile firûze sevdalarını âşikâr ettiler; kimi zaman tek başlarına kaldılar ama, hak bildikleri yolda yalnızlığın asâletini yaşadılar...

“ Vakti gelmiş dökülür, yel neylesin gazeli” şarkısının zamanı anlattığı, ılık sabah meltemlerinin yerine sonbaharın serin ve sert rüzgârlarının esmeye başladığı, sararmış yaprakların dallarından bir bir kopup aslına rücû ettiği her hazan mevsiminde; hayattayken destanlaşan “Eylül’ün Kırdığı Gül”leri, “Soylu atlara binip giden” o güzel insanları, onların mazlum ve mağdurken mahkum olan dâvâ arkadaşlarını, “hor, öksüz ve büyük” olan dâvâlarını anlatmayı ve o idealist yiğitleri yâdetmeyi; mutlaka ifâ edilmesi gereken, ihmâli mümkün olmayan bir vazife bilirim... Kimdi “Onlar”?..

Onlar; “Gayesiz bir hayatın, manâsız bir kelimeden ne farkı vardır” düşüncesiyle, hayatlarını İ’lây-ı Kelimetullah davasına adayan, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyerek “Bir hilâl uğruna” gurûb eden güneşlerdi... “Hubb-ül vatan minel îman” (Vatan sevgisi imandandır) diye buyuran İki Cihan Serveri’nin mukaddes dâvâsının karasevdalısıydılar... Onlar, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren muzdarip bahtiyarlardı.....

Onlar; sahte hakikatlerin sayısız yalanları yerine, Mutlak Hakîkat’in sönmeyen nurundan ilham alarak küfrün karanlığını İslam güneşiyle aydınlığa tedvir etme cehti ve aşkı içinde “ Çağrımız İslâm’da dirilişedir” diye cihana seslenen, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni “cihat” ruhuyla yorumlayarak, Anadolu yaylasından dün olduğu gibi bugün de ayağa kalkacak bir hareketin insanlığı yeniden iman çağına ulaştıracağına ve bu göreve Türk Milleti’nin memur edildiğine inanan bir düşüncenin temsilcileriydiler...

Onlar; ihtişamlı bir medeniyetin inşâsı için besmele çekip zora talip olan, mücadelenin iman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” diyen Anadolu Alperenleri olarak tabutluklardan başlayıp idam sehpalarına kadar uzanan bir hayata tâlip oldular, gençliklerini yaşamadan en güzel yıllarını zindanlarda, hücrelerde geçirdiler... “Yusûfiye” denilen çilehânelerde yeni bir ruh ve aşk potansiyeli idrak edip, nefis terbiyesini tamamladılar... Onlar, vatanda gurbeti yaşarken bile milletin derdiyle Mecnun oldular... Telli duvaklı bir sevgilinin değil, “Bir Güzel Ülkü”nün peşinden gittiler, tarihe yeni kahramanlar armağan edip, hüzünle umudu birlikte çivilediler gözlerimize...

Onlar, “...öğretilmemiş , tevârüs edilmiş bir asâletin emriyle; gâhi kızılcık, gâhi keder, gâhi sabır, gâhi ecel şerbeti içtiler de, bir dem olsun kan tükürmediler...”

Onlar; inandıkları dâvâ için şahâdet şerbetini içtiler... “Yaslı, yaralı Türklerin” bağımsızlıklarına kavuşmalarını göremeseler de, onların hayallerinde “Esir Türk illerinin hürriyet mücadelesi” çok önceden neticelenmiş, “Güzel Türkistan senge ne oldu” diye haykırırlarken bile mübârek Gök bayrak çoktan zafer burçlarına çekilmiş, Kafkaslardan esen yellerle Karadeniz çırpınırken “Yeni bir Türk Asrı”nın doğacağına gönülden inanmışlardı...

Onlar; hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, muhabbetleri de, nefretleri de Türk-İslâm Ülküsü’ne göre şekillenen Alperenlerdi... Süflî sevdâlar onların gönlünde aslâ yer bulamadı... Basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideallerini rafa kaldırmadılar... Kalbini ve beynini hiç bir zaman midelerinin emrine vermediler... Onlar; “Nefsini yularla güdenlerdendi”, yularını nefsinin eline verenlerden olmadılar... Allah’a hakkıyla kul oldukları için, kula kulluk etmediler... Onlar, “ Şerefle kaybedilen dâvânın üzüntüsü bir gün sürer, şerefsizce kazanılan makam ve mevkiin zilleti bir ömür boyu devam eder” diyen koç yiğitlerdi...

Onlar; Efendimiz’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadîsini serlevha ettikleri için zulme ve haksızlığa rıza göstermediler... “Mazlumlara karşı izzetli ve merhametli, zâlimlere karşı da onurlu ve kuvvetli” oldular... “Kadife eldiven içindeki çelik yumruk” diye târif edildiler... Hakkın sevdasıyla zamana ve mekana meydan okudular... Makâma, şöhrete ve servete îtibar etmediler... “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki” anlayışının müntesibiydiler...

Onlar; idealleri öldürülen bir milletin önce zihnen, sonra da cismen küçüleceğini biliyorlardı... Bu sebeple şahsî ideallerin değil, millî mefkûrelerin peşinde koştular... Onların lügâtlerinde köşe dönmek, şaibeli ihale almak, rüşvet almak, haraç almak, vebâl almak yoktu; gönül almak, dua almak, şan ve şeref almak vardı... Onların, gayri meşrû edinilmiş malları, haram üzerine binâ edilmiş mülkleri ve alın teri değmemiş bol sıfırlı banka hesapları yoktu ama, dünya nizâmını tesis etmek gibi bir ülküleri, Turan denen mukaddes mefkûreleri ve Türk Milleti’ni “Ufukların Efendisi” yapacak Kızılelmaları vardı...

Onlar; Türk Milleti’nin muhteşem mâzisini daha mükemmel bir istikbâle bağlayacak olan köprünün temellerine kendi bedenlerini toprak yaptılar, taş yaptılar, böyle ulvî bir gâyenin hizmetinde taş-toprak olarak bulunmayı en büyük şeref saydılar... Onlar Türk-İslam dâvâsı için taş oldular, gözlerde yaş oldular, çileyle gardaş oldular, ama alçaklarla asla yoldaş olmadılar... “Galiba hilkat, onların kumaşını bayrakların kumaşıyla birlikte dokumuş, hamurlarını Allah’a adanan kınalı kurbanlık koçların hamuruyla yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmişti; onun için “maznun” iken de, “mahpus” iken de, “mağdur” iken de hep güzel kaldılar...”

Onlar; millet kültürü üzerine kurulacak bir devletin Devlet-i Ebed Müddet olacağını, milletle bütünleşmeyen, milleti yok sayan, millete ters düşen yapılanmaların uzun ömürlü olmayacağını bilen tarih şuurunun sahibiydiler... Onlar, mâziyi sâhiplenip, hâli kucaklayarak, istikbâle milletimizin mührünü vurmak isteyen yerli düşüncenin temsilcileriydiler, Batılı değerlerin taşeronluğuna hiç ama hiç soyunmadılar; çünkü onlar Türk’tü, Jöntürk değildi...

Onlar; yiğitliklerinin bedelini canlarıyla ödeyip, kendi tarihlerini kanlarıyla yazan, bir kaç damla gözyaşına okyanusları sığdıran, “Yiğit bir kere ölür, korkak bin kere” diyerek ölümle dost olmuş gönül erleriydiler... Onlar, çelik bilekliydiler, çatal yürekliydiler, mertlik sembolüydüler, gani gönüllüydüler... Onlar, mübârek ecdâdımız Yavuz Sultan Selim Han gibi “Cesâret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür” diyen ve akıncılar çağından günümüze kalan son Osmanlıydılar....

Onlar; urganlı şafaklardan nurlu basamaklara mütebessim bakışlarla yol bulup, âhirete gülümseyip giderken bizleri ağlatan, ruhlarındaki sükûneti yüzlerine yansıtan, hayatlarını hesap günü kazançlı çıkmak için tanzim eden, dünyevî kazanç ve kayıpları önemsemeyen, Cenâb-ı Hakk’ın ve Kainatın Solmayan Gülü’nün sevdasıyla son yolculuklarına “Bir gül bahçesine girercesine” çıkan yiğitlik âbidesiydiler...

Onlar; sonbaharın mecâlsiz bıraktığı mihrican vurgunu yemiş yapraklar misâli sararıp solmadılar, baharı yaşarken inancını bir kuvvet iksiri gibi ruhuna doldurup, ülkenin de bu inanç iklimini soluklamasını istedikleri için gök ekinken solduruldular...

Onlar; sistemin bekçiliğini yapmadılar, dâvâlarının gereğini ifâ ettiler... Birileri onlar adına ihâle almış olsalar bile; onlar sistemin sistemsizliğini sorguladılar, zulüm düzenine karşı kavga verdiler... “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır”, “Kavgamız vurguncu düzenedir” dedikleri için, beşeri doktrinleri aşıp İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü savundukları için, sistemin hâkimlerinin hâdimleri olmadıkları için, çizmeyi aşıp “çok oldukları” için mimlendiler, zulme uğradılar, haklarında îdam kararları verildi... Onlar; mevcut sisteme alternatif olacak “gölgesiz ve lekesiz bir adalet nizâmı” savunurken, köhnemiş bir düzene çekidüzen vermenin ya da düzenin bir parçası olmanın düzenbazlık olduğunu çok iyi bilecek ferâset ve basîret sahibiydiler.. Bu sebeple egemen irâdenin “tehdit sıralamasında” her zaman “tehlikeli” sayıldılar...

Onlar; aynı yağmurda ıslandığımız, aynı sevgiden beslendiğimiz, aynı duygularla seslendiğimiz, aynı mâziye yaslandığımız, aynı karda kışta, soğukta şehit omuzladığımız, aynı acıları ve sevinçleri paylaştığımız, gençliğini yaşamadan ihtiyar olan, ama sistemin adamı olmayan, inandığı gibi yaşamayı refah içinde yaşamaya tercih eden; çileyle, işkenceyle, zulümle, kanla canla, zindanla imtihana çekilen, “...bile bile aldanan, kaybettiğine değil aldatıldığına yanan, hesabı gülümseyerek imzalayan...”, kimi zaman “Yatağına kırgın” akan ya da akıtılan, “aldatıldığını ve kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber” olan, ama “Alnında nâmus lekesi” taşımayan dâvâ adamıydılar...

Onlar; yüreğimizin en mutena köşelerine oturttuğumuz, bâzen tarifsiz bir heyecan içinde, bâzen âh ederek, bâzen de kalbimize derin bir hüzün çökerek yâdettiğimiz, dokunaklı hatıraları gönlümüze dokundukça ağlamaklı olduğumuz, anılarımızın, gençlik yıllarımızın, uykusuz gecelerimizin, fikir çilemizin, kutsî ideallerimizin, en güzel hayallerimizin ortağı olan, dünyevi gailelerden âzâde, ferâgat ve fedakarlıkta zirveyi tutmuş, bencilliğe, ihtirasa, şöhrete ve servete meyletmeyen mahzun ve mağdur bir nesildi... Onların imânından, vatanseverliğinden, dürüstlüğünden, samimiyetinden hiç kimsenin şüphesi yoktu... Onlar; “...bir ekmeği bölüşen, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi paylaşan, ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla veya ölümle cilveleşen...” yiğitlerdi...

Onlar; hançeremizi yırtarcasına söylediğimiz kahramanlık türküleriyle ve mehter marşlarıyla coştuğumuz, Kerkük’te Ata Hayrullah, Azerbaycan’da Şehriyâr, Kırım da Mustafa Cemiloğlu, Doğu Türkistan’da Osman Batur olduğumuz, kimi zaman Çin sarayını basan Kürşad’la, kimi zaman Ötüken’deki yiğitler yiğidi Oğuz Han’la, kimi zaman Malazgirt Meydanı’nda Alpaslan’la, kimi zaman İstanbul surlarında Ulubatlı Hasan’la, Çaldıran’da Yavuz Sultan Selim Han’la, Mohaç’ta, Kanuni Sultan Süleyman’la, Bağdat’ta Genç Osman’la, Tuna boylarında akıncı beyleriyle özdeşleştiğimiz ve Türk tarihini ruhumuzda yeniden yaşattığımız serdengeçtilerdi...

Onlar; “istikrar” icat olup mertlik bozulmadan önce Şeyh Sâdi’nin “ Dünya bir metâ değil ki, niza’a değsin” sözünü hayat felsefesi yapmışlardı... Dünya nimetleri karşısında eğilmemişler, bükülmemişler “ Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi” diyen Yunus Emre gibi gönül sultanlarını rehber edinmişlerdi... “Bir devrin delikanlıları” diye de tabir edilen bu Alperenler; “Asım’ın Nesli” de oldular, “Beyaz Zenci” de oldular, “Beşiktaşlı” da oldular, ama asla düzene payanda olmadılar... Millî değerlerimizin, kültürümüzün ve Türk Kimliği’nin savunucusu oldular, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler... Zamana teslim olmamak, zamanı teslim almak için mücadele verdiler... Onlar, Hakk için yola çıktılar, yoldan çıkmadılar...

Onlar; Allah’tan başkasına minnet etmediler... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı ve ihaneti yaşadılar, fakat inançlarını ve ideallerini kat’iyyen inkâr etmediler... Onlar; beşerî ihtiraslar ve dünyevî menfaatler için başkalaşım geçirmediler... Onlar; mâlum odaklara şirin gözükmek ve menhûs mahfillere yaranmak adına mefkûrelerine gölge düşürmediler, îtibarlarını zedeletmediler... Onlar; mevsimlik idealist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr ve fason dâvâ adamı olmadılar...

Onlar; fikir, şuur ve hareket birlikteliğinin idrâkini yaşarken, önce “adam” sonra “dâvâ adamı” olan, ne adamlığını ne de dâvâsını kaybetmeyen Eylül darbesi yemiş destan kahramanlarıydı...

Onlar, birilerinin müsaade ettiği kadar milliyetçilik yapmayı, zinde güçlerin izin verdikleri nispette inançlı olmayı kabul etmeyen; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan, gönlü Türk Dünyası’nı kucaklayan, kalbi Türkiye için çarpan Alperenlerdi...

Onlar; resmi bir paragrafta nesne olmaktansa, sivil bir cümlede özne olmayı tercih eden, inandıkları yolda dimdik yürüyen, kırılmayı göze alan, fakat hiç bir zaman bükülmeyen yiğitlik âbideleriydi...

Onlar, başı dik, alnı ak, sevdâsı Hakk olan güzel insanlardı...

Onlar, “Kevser akan, “Gül” kokan” kahramanlardı...

Onlar, “Türk Dünyası”na sevdâlı gönüllerdi...

Onlar, “Eylül’ün Kırdığı Gül”lerdi...

Onlar, Türk’ün yürek sesiydi...
Onlar, Türkiye’nin beşik kertmesiydi...

Onlar, idealizmin son efsânesiydi...

Onlar, Anadolu’nun alın teriydi...

Onlar, “Bu Ülke”nin “yerli”leriydi...

Onlar, bize “Eylül”den değil, “Ocak”tan yâdigârdı...

Onlar, “Bizim çocuklar”dı...

Dr. Mehmet Güneş
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:04   #13 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
KARA EYLÜL

12 Eylül 1980... Cuma... Şafak vakti saat 04:00... Türkiye sekiz şiddetinde bir sarsıntıyla yatağından fırlıyor ve gökkubbe çökünce de yıkılan enkazın altında kalıyordu.

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren başkanlığında; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Millî Güvenlik Konseyi yönetime el koydu. Hükümet ve parlamento feshedildi. Siyasal partilerin faaliyetleri durduruldu. Parlamenterlerin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Saat 05.00' dan itibaren sokağa çıkma yasağı başladı.

DİSK ve MİSK'e bağlı bütün sendikalar faaliyetten men edildi. Tüm dernekler kapatıldı. Yurtdışına çıkış yasaklandı.

Sabaha karşı Genelkurmay Başkanı Evren, radyo ve televizyonlardan halka hitaben yaptığı konuşmada özetle şunları söyledi:

'Yüce Türk Milleti... Türkiye Cumhuriyeti devleti, son yıllarda izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik ciddi ve fiziki haince saldırılar içindedir. Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat ve suskunluğa bürünmüş, siyasî partiler, kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır...

Kısaca devlet, güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür. Aziz Türk Milleti; işte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde, emirle yerine getirme kararı almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur... Vatandaşların, sükûnet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne güvenlerini beklerim.'

Paşa bunları söylerken, bir realite gün yüzüne çıkıyordu. Generaller ellerinde yetki olduğu halde işi ağırdan almışlar ve ihtilâl ortamının doğması için çatışmalara müdahale etmemişlerdi. Sıkıyönetim var olduğu 1978 yılından beri demek ki asker görev yapmamıştı.

9 Eylül Salı günü Adana'da meydana gelen olaylarda 6 kişi, Eskişehir, Gaziantep ve Bursa'da birer, Ankara, Malatya ve İstanbul'da ikişer kişi olmak üzere toplam 15 kişi hayata veda ederken, 10 Eylül Çarşamba günü ülkemizde Siirt, Eskişehir, Ankara, Ordu, Trabzon, Gaziantep, Malatya, Zonguldak, Tekirdağ ve Urfa'da meydana gelen olaylarda toplam 27 kişi hayatını kaybediyor ve 12 Eylül 1980 Cuma günü olaylar bir anda kesilerek tek bir ölüm vakası bile meydana gelmiyordu.

Şiddet olayları 12 Eylül askerî müdahalesiyle birlikte bir gün içerisinde hissedilebilir bir biçimde azaldı ve kısa bir süre sonra tamamen durdu. Halbuki sadece 1980 yılının ilk ayı içinde hayatını kaybedenlerin sayısı 2000'i aşmıştı.

Oysa generaller vazifeye çok daha önce çağırılmıştı. 26 Aralık 1978 de Bakanlar Kurulu, sabah saat 07.00'den itibaren 13 İlde (İstanbul, Ankara, Adana, Elazığ, Bingöl, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Kahramanmaraş, Malatya, Sivas ve Urfa) sıkıyönetim ilan etmişti. Fakat ne yazık ki görev ihmal edilmiş ve tarih önünde dönemin generalleri ağır bir vebal altına girmişlerdir.

Biz bir gün önce yurt genelinde büyük bir arama tarama faaliyeti olacak şeklinde bir bilgi almıştık. Bu kanlı ihtilâlin ayak sesleriydi. Ancak durum değerlendirmesi yapabilecek bir analiz ekibinden yoksun olduğumuz için ensemize kadar yaklaşan palet seslerini duyabilecek bir durumda değildik.

İlk gün 12 Eylül hareketinin rengini anlamak mümkün görünmüyordu. Biz de bütün kaçaklar gibi faaliyetlerimizi durdurarak bir kenara çekildik. 13 Eylül'de yayınlanan MGK' nin 13 numaralı bildirisinde, 4 siyasî parti liderinin emniyetlerinin Silahlı Kuvvetler güvencesi altında tutulmak amacıyla geçici bir süre için belirli yerlerde ikametlerinin istendiği, bu çağrıya 3 parti liderinin uymasına rağmen Alparslan Türkeş'in uymayarak evinden uzaklaştığı belirtildi ve "MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, 14 Eylül 1980 günü saat 13.00' e kadar en yakın garnizon komutanlığına müracaat etmediği takdirde kendisinin Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı bildirilerine ve MGK emirlerine uymadığından dolayı suçlu duruma düşeceği açıklanır." deniliyordu. Artık 'takke düşmüş, kel görünmüştü...'

Ayın 14 ünde basında yer alan bir habere göre: MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in kendisine tanınan sürenin dolmasına 6 saat kala, Ankara Gaziosmanpaşa semtinde bulunan oğlunun evinden yetkilileri aradığı ve söz konusu evden alındığı, bildiriliyordu.

Yine aynı gün gazetelerde çıkan bir haber, aleyhimizde ne kadar ustaca bir oyun hazırlandığını gösteriyordu. MHP Genel Merkezi'nde yapılan aramada, tüfek, tabanca, uzaktan kumandalı patlayıcı madde gibi suç unsurları yanında, Dev - Genç ve Dev - Sol yazılı para makbuzları, afiş ve pankartların ele geçirildiği belirtiliyordu. Büyük bir tezgahla karşı karşıyaydık.

'Bizim çocuklar işi yaptı' (our boys have done it) bu sözleri, darbenin yapıldığı saatlerde ABD Başkanı Jimmy Carter'a ilettiği belirtilen Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Paul Henze. Ve Amerikalıların büyük rütbeli çocukları, öz be öz Türk çocuklarına karşı dehşetli bir kırgın başlatmışlardı. Gözaltına alınan arkadaşlarımızdan aylarca hiçbir haber alınamıyor ve aileleri dahi onlara ulaşamıyordu.

Ülkeye canımızla kanımızla hizmet ettiğimiz için, Rus işgalini yüreğimizle durdurduğumuz için hesaba çekiliyorduk.

Yusuf Ziya ARPACIK
Başeğmediler, Sy: 146, 147 ,148, 149
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:04   #14 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
HARBİYE İŞKENCE EVİ
Hasret giderip 12 Eylül hareketinin tahribatından konuşuyoruz. Saat 15:00 olunca artık gitmesi gerekiyordu. İki saat sonra birliğine teslim olması için şimdiden yola çıkması lazımdı. Osmanbey tarafı bizim için arama tarama faaliyetleri açısından biraz güvenliydi. Bu sebepten Mehmet'i yola vurayım düşüncesiyle durağa kadar birlikte gitmek için dışarı çıktık ve Harbiye'den Taksim istikametine doğru yürüyoruz. Bir iki dakika sonra Notre Dame de Sion Fransız Lisesi önüne geldiğimizde aniden etrafımız çevrilmiş ve otomatik silahlı on-onbeş kişilik bir tim bizi gözaltına almıştı. Yol kenarındaki Harbiye Kışlası’na götürdüler.

Tamamen tesadüf... İzinler kaldırılmış olduğundan resmi kıyafetli asker dikkatlerini çekmişti. Mehmet'i bıraktılar. Benim kimliğimde askerlik vaktim gelmiş olduğundan durumumu öğrenmek istiyorlardı. Binbaşı rütbesinde bir asker ve iki sivil bizi kısa bir sorgudan geçirdi. Siviller beni incelerken, telsizlerinden gelen anons kodlarından onların polis ve siyasî şubesinin personeli olduğu anlaşılıyordu. Askeri atlatmak kolaydı ama bu ikisi beni müthiş tedirgin ediyorlardı. Her hareketimi büyük bir dikkatle takip ettiler. Gözleri bendeydi...

-Talebeyim, askerliğimi tecil ettirdim, dediysem de onlar bir inceleme yapacaklarını söyleyerek beni, asker kaçaklarını koyduklarını öğrendiğim basit bir hücreye attılar. Osman Altuğ adına düzenlenmiş olan kimliğim sağlamdı ve bu yüzden bir endişem yoktu. Aksi takdirde oradan firar etmek bana pek zor görünmüyordu. Hücre, kantinin içindeydi ve bir çok asker burada dinlenirken sohbet ediyorlardı. Bunların konuşmalarından büyük bir siyasî grubun burada sorgulandığı anlaşılıyordu. Hemen taşları birleştirerek meseleyi yorumladım.

Buradaki işkence merkezinde sorgulananlar bizim arkadaşlardı ve binbaşı'nın odasında gördüğüm o iki polis bu işin sorgu ekibindendi. Sol örgütler Emniyet Müdürlüğünde sorgulanıyor, bizimkiler ise bir yerde korsan olarak tutuluyorlardı, bizdeki malûmat bu kadardı. Bu düşünceler içerisinde askerlerden biraz daha bilgi almaya uğraşırken birden ortalık karıştı ve özel eğitimli oldukları anlaşılan bir ekip aniden içeri girerek beni zorla yere yıkıp örgütlerden ele geçirdikleri pankart bezleriyle kafamı, yüzümü ve kollarımı iyice sardılar. Deniz bitti, dedim kendi kendime. O iki sivil canlandı gözlerimin önünde. Benim katillerim mutlaka onlardı, diye düşünüyordum.

Arkadaşlarımızın Harbiye'de ve Askerî Müze’nin altında sorgulandıklarını ve bize sadece yüz metre yakınlıkta olduklarını anlamıştım artık.

Beni bir arabaya eller üstünde götürdüler. Uzak bir yere gidiyormuşuz havası vermeye çalışarak, aynı bahçe içerisinde dönüp durduklarını anlamak için üstün bir zekâ gerekmiyordu. Nihayet araba durdu. Ayaklarım bağsız olduğundan kendim yürüyorum. Onlar beni yönlendiriyor, gözlerim ve kollarım sargıda. İki üç kat aşağılarda bir yere indik. Etrafımdakiler birbirlerine 'Komutanım' diye hitap ederek ve sert emirler yağdırarak beni etkilemeye çalışıyorlar:

-Kimsin?..

-Yusuf Ziya Arpacık... Hapishane kaçağıyım. Başkaca bir suçum yok. Derhal savcıya teslim edilmem, usul gereğidir. Beni burada tutamazsınız.

Bir yumruk patlıyor suratıma. Ellerim arkadan bağlı, gözlerim de pankart bezleriyle sarılı olduğu halde dengem bozulmuyor hatta yere çakılı gibi dimdik kımıldamadan duruyorum.

-Yumruğun çok zayıf arkadaş.

Alaycı ve küçük düşüren sözlerim onu çılgına çevirmişti. Peş peşe demir darbeleriyle sarsıldım. Herhalde tabancayla vuruyordu. Yüzümde müthiş bir uyuşukluk oldu. Yaralanan dilimle ağzımın içini kontrol ettim ve bir iki çevirdikten sonra kırılan dişimi dışarıya tükürdüm. Çeneme doğru bir sıcaklık yayılıyordu. Yine de düşmemiştim. Ayaktaydım...

Sorgu hemen başladı. Bizi gözaltındaki arkadaşları kaçırmaya çalışmak amacıyla bölgede olmakla suçluyorlardı. Sorguculara göre asker elbiseli Mehmet Koçak da bu sebepten Harbiye'ye gelmişti. Onu da birliğinden getirmiş ve ağır bir işkenceye almışlardı. İçerde adamımız olup olmadığına yönelik yoğun bir sorgu devam ediyordu.

Aynalı oda teşhislerinden sonra bir iki arkadaşı yanımda konuşturdular. Muhtemelen onların da gözleri bağlıydı. Derken sorgucu şarap fabrikasının önünden geçerken aldığım iğrenç kokuya sahip olan ağzını açtı. Lağım patlamıştı:

-Sen, İsmet Koçak, Aydın ve Samet, birini öldürmeye gittiniz. Daha önceden gaspedilen kırmızısiyah renkli Anadol marka bir araçla yol kenarında beklerken hedefiniz başka bir güzergahı kullandığından oradan geçmedi. Belediye başkanı olan hedefi daha sonra ortadan kaldırmak üzere eve dönüp başka bir operasyon için çalışmaya başladınız. İki üç gün sonra aynı ekip bir başka eylemi gerçekleştirdiniz. Portakal renkli renault marka bir otomobil ve biri 14'lü, Smitwesson, Parabellum ve biri 7.65 çapında olmak üzere dört adet silah kullandınız.

Sorgucu teferruat vererek aklınca benim gardımı düşürmeye uğraşıyordu. O ara duyduğum bir ses beni kendime getirmeye yetmişti. Arkadaşlarımızdan Abdülsamet Karakuş avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

-Yusuf yoktu kardeşim, zaten kaçaktır yakalanmaz diye onun adını vermişler. İsmet'te yok. Bu işi biz yaptık tamam ama eylemi yaptığım arkadaşları kod adlarıyla tanıyorum. Hilmi var, Yasin var, ama bunlar yok.

Mesele anlaşılmıştı. Büyük bir oldu bitti karşısında çaresiz suçu kabul etmeye zorlanacaktık. Zaten her şey bütün inceliğine kadar düşünülmüş ve programlanmıştı. Biz sadece kareyi tamamlayacak olan oyunculardık.

Sorgucu hiçbir suç önemli değil fakat bize son kaldığın evi vereceksin, derken işkence faslı da giderek şiddetli bir mahiyet kazanıyordu. Yüz kişiye yakın bir sayıya ulaşmış olan gözaltı mevcudu ülkücüler benim gelmemle biraz rahatlamıştı. Çünkü bütün işkence bana yönelmiş ve diğer arkadaşlar biraz da olsa rahat nefes alma fırsatı yakalamıştı. Sorgucu şaraplı nefesini tüketmeye büyük bir sabırsızlıkla devam ediyordu. Ben teşkilâtta fazla aktif olmadığımı söyledikçe, o köpürüyordu:

-Tabiî ki sen bir hiçsin, işte belinde bir tabanca yoksa sen de işe yaramaz bir hiçsin. Hani o çalımlı yürümeler, sürünmeye başladın bile. Bak bu gün Alparslan Türkeş'te buraya getirilecek, göreceksiniz.

İşkence sıradan bir falaka şeklinde devam ediyordu. On-onbeş saat böylece kaba bir sorgu devresini geride bırakmıştık. Tuzlu su üzerinde beni yürümeye zorluyorlardı. Böylece ayaklarımın şişmesini biraz yavaşlatmayı amaçlıyorlardı. Zaman zaman kafamdan aşağı soğuk sular boşaltarak bayılma ihtimalini zayıflatıyorlardı. Sorgucu hızlı adımlarla bir ileri bir geri giderken, ayaklarının çıkardığı sesi ezberlemeye çalışıyordum. Belki de ölmem, günün birinde bu adamı bulurum diye bir kimlik işareti olarak gördüğüm ayak seslerini yudum yudum içiyordum. O ise hışımla konuşmaya devam ediyordu:

-Kemal Türkler'in Sovyetlerin ülkemizdeki birinci katibi olduğunu biliyor muydunuz?.. Neden DİSK'in başkanı Abdullah Baştürk değil de Maden-İş başkanı Kemal Türkler hedef olarak seçildi, siz bilemezsiniz tabiî. Sovyetler Birliği her ülkede çok güvenli bir kişiyi birinci katip olarak atamıştı. Ülkemizdeki kişi de işte bu birinci katip Kemal Türkler.

-İyi ya. Daha ne istiyorsunuz bir Rus ajanı ortadan kaldırılmış. Kim yaptıysa sağolsun, ucuza maletmiş.

-Doğru. İyi bir iş. Ama silahları olaydan sonra sen götürmüşsün, onları ver kurtul. Siz de kahraman olursunuz bu arada ama önce silâhları verin.

Reçeteye zehir yazan bir doktor gibi döktürüyordu adamcağız.

Susuz yanıyorum... Üç gün hiç durmadan işkence yapmışlar ve son kaldığım evin artık bir önemi kalmadığını söylüyorlardı. Muhtemelen evde diğer kaçaklar olacağını sandıkları için ilk üç gün hiç uyutmadan işkence yapmışlardı. Ancak yakalandığım artık farkedilmiş, ev de boşaltılmıştır, diyerek sorguyu başka yönlere kaydırdılar. Silahları istiyorlardı. Bir de defterimde Namık Kemal Zeybek'in telefon numarası çıkmış olduğundan, tanışıklığımızın derecesini anlamaya çalışıyorlardı.

Önemle üzerinde durdukları bir başka konu da bir öldürme olayıydı. Bizi daha öncelerde ihbar edip hapse düşmemize sebep olan biri, tek kurşunla kafasından vurulararak öldürülmüş. Bu saldırı benim kaçaklık günlerime denk geldiğinden bu olaydan da ben sorumlu tutuluyordum.

Çığlıklar ilk günkü kadar keskin olmasa da yankılanmaya devam ediyor. Fakat o ara beklenmedik bir gelişme yaşandı. İşkence anında benim feryatlarım yukarılara ulaşmış ve kaldırımdan geçen insanlar duyarak, sesin geldiği tarafa bakıyorlarmış. Bu haberi getiren şahıs, ağzını bağlayın öyle çalışın, diye nasihat ediyordu işkencecilere. Hatta sesimiz duyulmasın diye Harbiye Askerî Müzesi'nin önünde devamlı Mehter Takımı marş çalıyordu. Uğrunda mukaddes kanımızı seve seve akıttığımız Mehter Marşları, bu sefer de canımızı parça parça almak için 'davul başı' yapmıştı.

Takatsiz kaldım. Beynimde sıcak bir kaynama başladı. İşkence ruhuma yöneldi sanki. Bu ülke için hem de gönüllü olarak can veren bizler, yine bu ülke yararına fakat para aldığı için çalışan, dün örgütlerin korkusundan resmi elbiselerini poşetlerde gizlerken bu gün kahraman kesilenler tarafından sorgulanıyor ve suçlanıyorduk. Tek suçumuz var. Bu ülkeyi sevmek... Bu suçu ölene kadar işleyeceğimize dair bir kere daha yemin ediyoruz işkence meydanlarında. Babamızın tarlası için mi yapmıştık bu eylemleri!.. Cevabını bulamadığım sorular, beynimi zehirli bir akrep gibi sokmaya başlamıştı. Üstte mehter vuruyordu, 'Tarihler ağlar vatan yanarken, eller öz vatanda nara atarken...'

-Bir yudum su verin bari, diyerek inledim.

-Ağzını aç, dediklerinde sevinçten uçacaktım neredeyse. Fakat o da ne!.. Ağzıma tuz basıyorlar. Tükürmeye çalıştıkça engel olup, bir yandan tuz takviyesine devam ediyorlardı. Bir müddet sonra ağzımdan kebap kokusu gelmeye başladı. Yanıyordum... Dudağımın biri yerde, diğeri gökteydi âdeta. Aman Allah'ım ne hâldeyim.
Gözümün önünde tek bir sahne çakıldı kaldı. Pangaltı'da Tunç Kafe vardı o vakitler. Vitrinde bir platform ve bir metre yukarı fışkıran soğuk ayran. Daha doğrusu ayran şelâlesi. Ben mıhlandım kaldım. Ne sorgucuyu duyuyor, ne dayanılmaz işkenceden acılar hissediyordum. Sadece o muhteşem ayran şov. Dünya durmuş, ayran ise dönüyordu.

Yirminci gün işkence biraz hafifledi. Artık sadece gündüzleri sorguya alınıyor, geceleri uyumaya çalışıyorduk. 12 numaralı hücredeydim. Daha bir tam gün bile giymek nasip olmayan yeni ayakkabılarım hücrenin önünde duruyor. Ayağım 10 beden kadar büyüdüğünden içeriye verseler bile zaten onlar da bir işe yaramayacaktı. Vücudumdaki yaraların kabuğunu kaldırdığımda akan kanlarla hücremin duvarına şiirler yazmış ve Yusuf Ziya Arpacık diye imza atmıştım.

İki dirseğimi kot pantolonun belinden içeriye sokup ısınmaya çalışıyorum. Bir deri bir kemik kalmışım. Kafamı duvarlara vurmayayım diye pankart bezleriyle bağlamaya devam ediyorlar. Bu arada ifade tutanaklarına atacağım imza için biçim oluşturuyorum. 'İmzam zorla alınmıştır' şeklinde bir imza geliştirdim. İlk bakışta anlaşılmıyordu ama mahkemede bunun açılımını yapmayı planlıyordum.

Karşı hücreye bir Dev-Sol militanı getirildi. Daha önce de bir kaç solcu getirmişlerdi buraya. Ben 'kimsin?' diye bağırınca, adının Sinan Kukul olduğunu ve bir ülkücü bile vurmadığını beyan ederek sadece teorisyen olduğunu söyleyen bu örgütçü kısaca kendini tanıttı. Yalnızdı... Çaresizdi... Biz ise kalabalıkta yalnızdık. Herkes tek başına ölüyordu burada. Nitekim o gün battaniyelere sardıkları işkence sonucu cansız kalan bir bedeni büyük bir gizlilik içerisinde bir meçhule doğru alıp götürdüler, adı Salih'ti... O kadar...

Sorgucu, öldürdükleri bir örgütçüden bahsederek, kafasından yaptığı kendince müthiş bir planı bana anlatıyordu:
-Zeki Yumurtacı... Lenin Zeki... Öldürdük onu... Kaçıyordu vurduk numarası işte, biliyorsunuz. Hücre evini göstermek için bir ekiple Avcılar'a gitti. Evden arkadaşlarımıza ateş açıldı ve bu arada MLSPB İstanbul sorumlusu Zeki Yumurtacı firar etmek isterken açılan ateş sonucu öldürüldü. Soldan bir, sizden bir kişi formülü bozulmayacak ve birinizi vuracağız. Yer göstermede bize tuzak kurdu veya kaçıyordu. Ülkücülerden en çok firar eden sen olduğuna göre, denge politikasını yaşatmak için ölüme en yakın aday da sensin. Hazırlan...

Gafil nereden bilecekti ki, ben ölümü, bir hastanın şifa beklediği kadar, hasretle ve özlemle arıyordum zaten. Onun yaşamayı sevdiğinden çok fazlasıyla biz ölümü seviyorduk bu yerkürede. Sorgucunun tehditlerini 'Başüstüne' diyerek, aldım kabul ettim. Ama ölmedim. Öldüren ve dirilten ancak yüce Allah'tır. Ölüm ise mukadderdir, onun şekli ve zamanı anlamını değiştirmez. 'Yazılmış bir vakittir.'

Bazı arkadaşlar, suçlamaların hafif olması dolayısıyla biraz daha rahat olduklarından görevli askerlerle diyalog kurabilmişti. Bir akşam hücremden seslenerek 'kaç nöbetçi asker' olduğunu sorduğumda başıma geleceklerden habersizdim. Bunu duyarak bir firar teşebbüsüne yoran komutan 200 kiloluk paslı bir pranga getirerek beni kontrol altına almaya çalışıyordu. O akşam nöbetçi askerlerin sayısını sorduğum Halil Durmaz ismindeki arkadaşı alarak saatler süren ağır bir işkence yapmış ve yerlerde sürüterek hücresinin önüne getirmişlerdi. O ise sanki can çekişiyordu. İkinci ölüm vakası diye düşünmeye başladım. Boğazı kesilmiş gibi, hırıltıdan başka ses yok. Sonra da derin iniltiler. Ve karanlık bir sessizlik...

Aylar geçtikçe işkence bize acı veremez olmuştu artık. Vücudumuza elektrik vermelerini dört gözle bekler olduk. Sanki merhem gözleyen bir yara gibi işkencenin acı lezzetini arıyorduk. Her ilaç acıdır ama kurtuluş da onun esrarlı terkibinde saklı değil midir!.. İşkencenin zirvesine oturduğumuz Harbiye’ de, tevekkül bahçesinin bin bir çeşit güllerini koklayarak hayat buluyorduk.

Derken bazı arkadaşlar için sorgu sınırı olan üç ay dolmuş ve bize de Selimiye yolu görünmüştü. Gözlerimiz açık. Sorguculardan hiç biri yok. Sadece nöbetçi askerler bizi mahkemeye hazırlıyor. Yılma Durak karşı blok'ta hayret ve dehşet içerisinde bana bakıyor. Kırk kiloya düşmüşüm. Demir parmaklığa tutunarak kapı ağzına geldim. Daha doğrusu sürünerek. Asker soruyor:

-Özel eşyası burada kalan varsa söylesin.

-Benim var...

Herkes eşyasını almış. Fakat askerin 'neyin var?' sorusu üzerine ben başımı kaldırıp dudaklarımı hafifçe açarak, bir elimle tutunduğum parmaklığı bırakmadan, diğer elimle buraya ilk geldiğim gün tabancayla kırılan dişimin ağzımdaki boş yerini göstererek:

-Dişim var, dedim.

Asker de, ben de güldük. Arkadaşlar hüzünle bakıyordu.

Yusuf Ziya ARPACIK
Başeğmediler, Sy: 150,151,152,153,154,155,156,157,158
FOTOĞRAFLAR

Eylül 2006, Kara Eylül'ün işkence merkezi olan bina, Harbiye

Eylül 2006 Yusuf Ziya Arpacık,
26 sene önce alt kattaki hücrelerden dinlediği,
işkence feryatlarını bastırmak için kullanılan kös seslerini bu kez yukardan büyük bir duygu yoğunluğu içerisinde ibretle dinliyor
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:05   #15 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
12 EYLÜL'DE FOTOĞRAFLARLA BAŞBUĞ








cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:05   #16 (permalink)

 
cCc_ÇATLI_cCc - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu Yer: mersin
Yaş: 22
Mesajlar: 2.282
Cevap: 12 EYLÜL

12 EYLÜL
12 EYLÜL MAHKEMELERİ'NDEN FOTOĞRAFLAR












Muhsin Yazıcıoğlu

Yılma Durak

Soldan sağa: Namık Kemal Zeybek, Taha Akyol, Cengiz Gökçek
cCc_ÇATLI_cCc isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.11.08, 12:06   #17 (permalink)
Albay
 
babakurt57 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 2.785
Cevap: 12 EYLÜL

O günleri yaşayan biri o olarak ne kahpe Eylülleri ne de darağacına giden fidanlarımızı unutmadık.Unutmayacağız.Bilgilendirmeler için teşekkürler Ülküdaşım.
babakurt57 isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Hizli Erisim

Benzer Konular

Konu Konuya Son Mesajı Yazan Forum Cevaplar Son Mesaj
ATATÜRK KRONOLOJİSİ YALNIZKURT1917 Atatürk'ün İlke ve Düşünceleri 1 27.12.08 19:33
24 Ocak Kararları Ve 12 Eylül Darbesi Kürşad Serbest Siyaset Kürsüsü 1 12.09.08 15:48
SON EYLÜL, KANLI KARA 12 EYLÜL ... kursad_56 Siyasi Haberler 1 12.09.08 03:11
Ülkücü Şehitler: Eylül cCc_ÇATLI_cCc Ülkücü Şehitler 12 11.09.08 11:14
9 Eylül İzmir'imizin Kurtuluşu Kutlu Olsun! kozenir Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 3 10.09.08 01:42


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:18.


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.

© HER HAKKIMIZ SAKLIDIR ©

Düzenleyenler;

Yiğit & cCc_Bozkurt_66 & Kürşad

logo tasarım matbaa